MEVZUU:
Bir insanın, kendisine lâzım olan şeyleri bırakıp lâzım olmayan şeylerle uğraşması onun cehaletinden ve gafletindendir.
NOT:
İMAM-I RABBANİ Hz. bu mektubu, Mirza Ebrec'e yazmıştır.
***
Noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah, zararınıza olan şeylerden sizi korusun; size yakışmayan şeyleri yapmaktan saklasın.
Seyyid'ül-evvelin vel-âhirin hürmetine.. Ona ve âline salât ve selâm..
***
Ey Said Necib,
Bir insana zahiri marazlardan biri gelse, azalarından birine bir âlet uğrasa, çok çok çalışır ki: O marazı kendinden def ede; âfeti kendinden gidere..
Halbuki onu: Kalbi marazlar istilâ etmiştir. Ki bu marazlar: Yüce Hakkın gayrına kalbin alâka duymasıdır. Öyle bir yoldan ki: Nerede ise; kendisini ebedî ölüme götürecektir; sonsuz azaba atacaktır. Ne var ki o: Bunun izalesini hiç düşünmemektedir. O yolda hiç bir çalışma yapmamaktadır.
O kimse, eğer böyle bir alâkanın hastalık olduğunu bilmiyorsa o kimse sefihtir. Eğer bildiği halde, umursamaz bir durumda ise; sırf geri zekâlıdır.
Anlatıldığı mânâdaki hastalığın idrâki için, akl-ı maad (irfan ve ilimle terbiye olan âhiretini düşünen akıl, geleceği kavrayan akıl) lâzımdır. Zira, akl-ı maaş (aklın en alt tabakası, dünyada geçim işini düşünen akıl) böyle bir şeyi tefekkür etmekte kusurludur. Onun idrâki ancak zahire varır; batını işlere geçemez..
Akl-ı maaş manevi marazı nasıl idrâk edemiyorsa; yahut onu nasıl maraz olarak görmüyorsa; ki: Bu durum, onun fani lezzetlerle iptilâsı, onların içine dalıp gitmesi sebebi ile olur. Akl-ı maad dahi: Uhrevî sevaplara dalıp gitmesi sebebi ile; surî marazları hissetmez ve onları hastalıktan saymaz..
Akl-ı maaşın nazarı kısırdır.
Akl-ı maadın basireti keskindir.
Akl-ı maad peygamberlerin ve velilerin nasibidir. Onlara salât ve selâm olsun.
Akl-ı maaş ise; zenginlerin ve dünya erbabının rağbet ettiği bir şeydir.
İkisi arasında o kadar fark var ki..
Akl-ı maadı hazırlayan sebepler arasında şunlar vardır:
a) Ölümü hatırlamak..
b) Âhiret hallerini düşünmek..
c) Âhiret düşüncesini taşıma devleti ile müşerref olan cemaatle oturup kalkmak..
Bir şiir:
Gösterdim sana hazinenin yolunu;
Ben eremedim, sen yetişip bul onu..
***
Bilinmesi gerekir ki: Zahirde hastalıklar, şer'i hükümlerin edasında, zorlamayı ve sıkıntıyı getirir. Batın marazı dahi aynı şekildedir.
Allah-ü Teâlâ şöyle buyurdu:
– «Kendilerini davet ettiğin şey, müşriklere pek ağır geldi..» (42/13)
Bir başka âyet-i kerimede ise.. Allah-ü Teâlâ, şöyle buyurdu:
– «Bu (sabır ve namaz) elbette ağırdır.» (2/45)
Anlatılan mânâda zahirde meydana gelen zorluk, kuvvelerin ve cevahirin zaafa uğramasıdır.
Batıni mânâdaki zorluk ise; yakin zaafı ile iman noksanlığıdır.
Halbuki, şer'î tekliflerin hiç birinde zorluk yoktur. Hatta, hemen hepsinde tahfif ve suhulet (kolaylık) vardır. Nitekim, bu mânâda Allah-ü Teâlâ, şöyle buyurdu:
– «Allah size kolaylık murad eder; sizin için zorluk dilemez..» (2/185)
– «Allah, ağır teklifleri sizden alıp hafiflemenizi murad eder. Zira insan zaif yaratılmıştır.» (4/28)
Bu iki âyet-i kerime, anlatılan mânâlara iki adil şahittir.
Bir şiir:
Güneşe ne zarar duha vakti ufukta doğar;
Göremez hiç aydınlığını gözü yoksa bakar..
Anlatılan marazın izalesi lâzım olduğuna göre; nazik tabiplere iltica farz olur.
– «Elçinin vazifesi ancak tebliğdir.» (5 99)
Vesselâm vel-ikrâm.