MEVZUU:
a) Kâmil mânâda, peygamberlere tabi olanlara onların bütün kemalâtından nasip
vardır. Amma, tebaiyet sebebi ile.
b) Hiç bir veli, peygamberlerden bir peygamberin derecesine ulaşamaz.
c) – Zatî tecelli, Resulûllah efendimize aittir. Cümlesinin mânâsı.. Ona salât
ve selâm olsun.
NOT:
İMAMI RABBANİ Hz. bu mektubu Mirza Hüsameddin Ahmed'e yazmıştır.
***
Bir âyet-i kerime mealidir:
– «Allah'a hamd olsun ki: Bizi buna kavuşturdu. Allah bize hidayet etmeseydi: biz buna kavuşamazdık. Rabbımızın Resulleri gerçeği getirdi.» (7/43)
O peygamberlere, onlara tabi olanlara, yardımcılarına, sırlarını taşıyanlara selâm.
***
Bilesin ki,
Kâmil mânâda peygamberlere tabi olanlar; tam mutabaat, aşın derecede muhabbet cihetinden, belki de, sırf inayet ve mevhibe olarak, uyulan peygamberlerin bütün kemalâtını kendilerine çekerler.. Her mânâda, onların rengine girerler.. O kadar ki: Tabi ile metbu arasında; asalet ve tebaiyet, evveliyet ve âhiriyet hariç olmak üzere hiç bir fark kalmaz..
Durum yukarıda anlatıldığı gibi olmasına rağmen; bir nebinin tabi olanı, en faziletli resullerin tabilerinden olsa dahi asla bir nebinin mertebesine ulaşamaz. İsterse, bu peygamber, en alt derecede olanlardan olsun..
Anlatılan mânâ icabı olarak: Sıddıkların başı, (Hazret-i Ebu Bekir (r.a.)) peygamberlerden sonra, insanların en faziletlisi olduğu halde, peygamberlerden en alt derecede bir peygamberin kademi altındadır.
Yine bu mânâ icabı olarak, peygamberlerin taayyün mebde'leri ve onların mürebbileri asıl makamdandır. Aşağı, yukarı dereceden ümmetlerin taayyün mebde'leri ve onların mürebbileri dahi bu asıl makamın gölgelerinden başlar.. Haliyle bu: Değişik derecelere göre gelir. Mânâ böyle olunca, asıl ile gölge arasında nasıl müsavat (denklik, eşitlik) tasavvur edilir?.
Allah-ü Tebareke ve Teâlâ şöyle buyurdu:
– «And olsun, resul kullarımız için sözümüz şöyle geçti: Onlar, elbet mansur olacaklar. Bizim ordumuz mutlaka elbette onlar için galip gelecektir.» (37/171-172)
***
Gelelim şu cümleye:
– Zatî tecelli, peygamberler arasında, Hatem'ür-risâlet Resulûllah (ﷺ) efendimize mahsustur; kâmil mânâda ona uyanların dahi bundan nasibi vardır..
Bunun mânâsı şu demek değildir:
– Bu zatî tecelliden, Resulûllah (ﷺ) efendimizden başka peygamberin nasibi yoktur; ancak onun kâmil mânâda uyanlarına tebaiyet yolu ile bundan nasip vardır.
Böyle bir mânâ tasavvur etmekten Allah'a sığınmak gerek.. Zira bunda: Enbiyaya karşı, evliyaya üstün meziyet isbatı vardır. Bunun asıl mânâsı şudur:
Bu tecellinin, Resulûllah (ﷺ) efendimizden başkasına husulü, onun tatavvülü.. (Büyüklüğü... Bir manaya göre: Misafir etmesi) ve tebaiyeti (Yani: Kendisine tabilik) ile olmaktadır. Bu manaya göre bu tecelli: Peygamberlere onun tatavvülü, kâmil mânâda kendisine uyanlara ise; kendisine tebaiyet yolundan olmaktadır.
Peygamberler, Resulûllah (ﷺ) efendimizin tatavvülü ile, kendisine has olan bu büyük nimet sofrasında arkadaşlarıdır. Evliyaya gelince, onun hizmetinde bulunmaktadırlar ve bu nimetten hisseleri vardır.
Bir bakıma Resulûllah (ﷺ) efendimizin teklifsiz misafirleri hükmünde olanlara, hizmette bulunup da ondan bir hisse alanlar arasında çok fark vardır.
Bu makam, ayakların kaydığı bir makamdır. Mektuplarımda ve risalelerimde, çeşitli yollardan bu şüpheli durumun tahkikini yaptım. Hakikat, bu müsveddede yaptığım tahkikattır; Yüce Sübhan Allah'ın fazlı ve keremi ile..
Bilesin ki,
Resulûllah (ﷺ) efendimizin tatavvülü ile (büyüklüğü ile), sair peygamberlerin a.s her ne kadar bu tecelliden bol nasipleri var ise de; lâkin bu ümmetin evliyasına zuhur eden velâyet-i hassa, onların ümmetlerinin evliyasına sirayet etmez; onların bu tecelliden bol nasipleri yoktur.
Şöyle ki: Bu devlet, onların asıllarına tatavvül ve in'ikâs yolu ile olduğuna göre; aksin dahi aksi yolu ile nasıl öyle bir devlet onlara hasıl olabilir?.
Üstte anlatılan mânânın doğruluğu, açık keşifle bellidir; aklî istidlâl ile değil..
Yukarıda şöyle bir cümle geçti:
– Kâmil mânâda peygamberlere tabi olanlar uyulan peygamberlerin bütün kemalâtını kendilerine çekerler..
Bu kemalâttan murad, kendilerine tabi olunanlardaki, asli kemalâttır. Mutlak mânâda değildir ki; arada tenakuz meydana gelsin.
Onlar, tebaiyet yolu ile, peygamberlerine mahsus olan velâyetten haz almaktadırlar. Bu ümmete gelince, ümmetler arasında, hususî olarak tebaiyet yolu ile bu devletle müşerref olmuşlardır.
Üstte anlatılan mânâdan ötürüdür ki; bu ümmet, sair ümmetlerden hayırlı: bu ümmetin uleması dahi, İsrail oğullarının peygamberleri gibi olmuştur.
– «Bu Allah'ın fazlıdır. Onun dilediğine verir. Ve Allah, büyük fazlın sahibidir.» (62/4)
***
İstemiştim ki: Bu velâyet-i hassanın faziletlerinden ve onun hususiyetlerinden yazayım; lâkin vakit dar olduğundan, böyle bir şeyi yazmak için müsait olmadı.
***
Sübhan Allah'ın inayeti ile, bahar yağmuru gibi, ilimlerin ve maarifin feyizleri yağmaktadır.
Bu hayret verici, duyulmamış, mahrem sırlara keremli evlâdını için, istidadları kadar ıttıla hâsıl olacaktır.
***
Kalan arkadaşlar, bazı günler huzurda, bazı günler ise; gayrette olmaktadırlar.. Bunun için şöyle denmiştir:
– Veli, her ne kadar velî olsa da, sahabe mertebesine yetişemez..
Ne var ki. hizmet şevki haddinden fazladır.
Bu Hakir'e yolladığınız sahife-i kerimenizin gelmesi ile teşerrüf ettim.
Bilesin ki,
Amellerde kusurları görmek, en büyük nimetlerden sayılır.
Hallerde, orta halli davranmaya gelince; bu bütün işlerde ve fillerde güzeldir. İfrat dahi tefrit gibi olup itidal sınırından çıkar.
Selâm size ve sair Hüda'ya tabi olanlara..
Mutabaat-ı Mustafa'yı bırakmayanlara..
Ona ve âline salât ve selâm.