MEVZUU:
Kutub, Kutb'ül-Aktab, Gavs ve Halife sorularının cevabı..
Ve; bununla alâkalı bazı hususlar.
NOT:
İMAMI RABBANİ Hz. bu mektubu. Şeyh Bediüddin'e yazmıştır.
***
Allah'a hamd olsun. Selâm Allah'ın seçtiği kullarına.. Dervişle gönderilen mektup ulaştı. Çokça ferahlık getirdi..
***
Kutbun, Kutb'ül-Aktab'ın, Gavs'ın ve Halife'nin mânâlarından soruyorsun. Bunlardan her birinin vazifelerini ve hizmetlerini anlamak istiyorsun. Sonra:
— Onların hizmetlerine ıttılaları var mı yok mu?. Kutb-u Aktab için, gayb âleminden gelen beşaretin aslı var mıdır?. Yoksa bu hayalin ve vehmin icadı mıdır?.
Diyorsun..
Bilinmesi gerekir,
Resulûllah (ﷺ) efendimize tâbi olmakla tam kemâl bulan zatlar tebâiyet yolu ile nübüvvet makamını tamam ettikleri zaman:
a) Bazıları imâmet makamı ile müşerref olurlar.
b) Bazıları da, o kemâl durumunun husul bulması ile yetinirler.
Anlatılan her iki büyük zat dahi, o kemal makâmının husulünde müsâvidirler. Ancak, arada değişik olan fark anlatılan mansıbın (mânevi vazifenin, makamın) husul bulup bulmaması ile; o mansıpla (makamla) alâkalı işlerdedir.
Resulûllah (ﷺ) efendimize tâbi olan kâmil zatlar, velâyet kemalâtını tamamladıkları zaman:
a) Bazıları, hilâfet makamı ile müşerref olur.
b) Bazıları da, bu kemalâtın yalnız husulü ile yetinir.
Anlatılan her iki mansıp, (yani: imamet ve hilâfet) asli olan kemalata taalluk
eder (aslî olan kemâlatla alakalıdır). Amma, zıllî (gölge ile ilgili) kemalâta gelince:
a) İmâmet makamının hizasına ve gölgesine irşad kutbu mansıbı (makamı) münasip
olur.
b) Hilâfet mansıbına ise; kutb-u medar mansıbı münasip düşer.
Sanırsın ki bu alta düşen iki makam, üstteki iki makamın gölgeleridir.
Gavsa gelince..
Muhyiddin bin Arabi'ye göre bu zat, daha önce anlatılan kutb-u medardır. Allah sırrını takdis eylesin, O'na göre: Gavsiyet, tek başına bir mansıp değildir. Yani: Kutbiyet mansıbından ayrılmış olarak..
Amma bu Fakir'e göre, gavs, kutb-u medardan başkadır. Ki bu; Kutb-u medara yapacağı işlerde yardım ve muavenet eder. Kutb-u Medar bazı işlerinde ondan imdad (yardım)ister.
Ebdal mansıplarının tayininde (tesbitinde) ve onları nasbetmekte (atamada) onun dahli vardır. Yani: Gavs’ın..
Yardımcıları ve muavinleri de nazara alınarak, kutub için:
— Kutb'ül-Aktab (Kutuplar Kutbu)..
Dahi denir. Zira, kutb'ül-aktabın muavinleri onun hakimleridir. Bu mânâ icabı olarak. Fütuhat-ı Mekkiye sahibi (Muhiddin bin Arabî) şöyle demiştir:
— İster kâfir olsun, isterse mü'min olsun, her karyenin (beldenin, köyün) bir kutbu vardır.
Bilesin ki,
Mansıp sahibi olan, elbette ilim sahibidir de.. Amma, bu mansıbın kemali olup da mansıbın kendisi yoksa, onun ilim sahiplerinden olması gerekmez. Hatta hizmetlerine muttali (hizmetlerinin farkında) olması da gerekmez.
[Bilesin ki, bir rütbeye sahip olan elbette o rütbeyi taşıdığının farkındadır. Ancak rütbenin kendisine değil de kemâlâtına sahip olan kimsenin bunu (Bu kemâlata sahip olduğunu) bilmesi ve hizmetlerinden haberdar olması gerekmez. / SEMERKAND Tercümesi]
[Makâm sâhibi olan, bilgi sâhibi olur. Makâm derecesi verilen, fakat makâm verilmeyen velînin ilim sâhibi olması lâzım değildir. Yaptığı hizmetleri bilse de olur, bilmese de olur. /HAKÎKAT YAYINEVİ Tercümesi]
Gayb âleminden gelen müjdeye gelince; o, bu makam kemalâtının husulünün müjdesidir. O makama nasb edilmenin (mansıb olmanın, atanmanın) müjdesi değildir. Zira o makam, ilme bağlıdır..
***
Şunu sormuşsun:
— «Eğer Ebu Bekir'in imanı ile ümmetimin imanı tartıya vurulsa, Ebu Bekir'in imanı ağır gelir.»
Mânâsında duyurulan hadis-i şerifteki imândan murad nedir?. Ne sebeple böyle olmaktadır?.
Şöyle ki:
İmanın üstün gelmesi, iman edilenin üstünlük derecesine bağlıdır. Hazret-i Ebu Bekir'in imanı ile bağlantılı olanlar, ümmetin iman ettiği ile bağlantılı olanlardan daha üstün olunca, elbette onun imanı ağır basar.. Allah ondan razı olsun. ..
Ey Mahdum,
Salikin muamelesi, uruclarında öyle bir dereceye ulaşır ki: eğer bu ulaştığı yerden bir nokta öteye aşsa; bu uruc ve tefevvuk (fâik ve daha büyük olma) sebebi ile hasıl olan önceki kemalâtından çok çok üstününü elde eder.. Çünkü bu ereceği nokta, altında bulunanların hepsinden ziyâdedir. Ancak, daha üstünde bulunan noktaya nazaran, bu noktanın durumu dahi aynı şekilde küçüktür. Yani: Her çıkılan üstteki nokta altta kalanların hepsinden üstündür.
Bu duruma göre, bir kimsenin imanı, alâkalı kısımları ile kemalde üstünlüğü ve son gayeyi bulmuşsa; elbette onun imanı üstün gelir. Yani: Onun altında bulunanlara göre.. Bu mânâ icabı olarak şöyle demişlerdir:
— İrfan sahibinin durumu, öyle mânâ kazanır ki, geçmişte elde ettiği kemalâtın benzerini, göz açıp kapayacak kadar zaman içinde kazanır.
Amma bu Fakirin kıyasına göre: Geçmişte elde ettiği tüm kemalâtından çok çok fazlasını elde eder.
— «Bu Allah'ın fazlıdır. Onu, dilediğine verir. Ve Allah, büyük fazlın sahibidir.» (62/4)
***
Şöyle soruyorsun:
— Şeyh Muhyiddin bin Arabi ve onun yakınlarının anlattığına göre; Musa (a.s.) sebebi ile öldürülen çocukların tümden istidadı, Musa'ya (a.s.) intikal etmiştir. Tafsilatı ile, bu sözün tahkik edilip yazılmasını rica ediyoruz.
Bilesin ki,
Bu sözün aslı vardır. Zira o: Tahkik edilerek yazılmıştır. Şöyle ki: Bir şahıs, bir cemaatın kemalâtının husulüne sebeb olduğu gibi: bir cemaat dahi, bir tek şahsın kemalât husulüne sebeb olur.
Bir şeyh, her ne kadar müridlerin kemalât bulmasına sebeb ise lakin müridler dahi, şeyhin kemalât bulmasının sebepleridir.
Bu Fakir, anlatılan mânâyı, yemeklerde ve içmeklerde hissetmiştir.
Her ne zaman, yemek yese ve bir şey içse; bu, onun istidadına, derli toplu olmasına sebeb olur. Kendisinde bir başka kabiliyet zuhur eder. Bazı zamanlar, tatlı yemekleri bırakmak istediği halde, bundan alınır. Sebep: O camiiyet durumunu tahsildir. O tatlı yemeğin terki için kendisine izin verilmez.. Ta ki: O kabiliyet kendisinde hâsıl olsun..
Sonra..
Çok istidad vardır ki, bir şahıstan tamamen veya kısmen diğer şahısa intikal eder. Bunun böyle olduğu hissedilir derecededir. Şöyle ki: O şahıs hâli kalmış, öbürü dahi bir mânâ topluluğu bulmuştur.
***
Soruyorsun ki:
— Şeyh Necmeddin-i Kübra, müridlerinden birini, büyük zatlardan birine yollamış ki, ondan öğrene; Kendisi hangi peygamberin kademi altındadır. Kendisine müridini yolladığı şeyh dahi şöyle demiş:
— Cühud hangi işte ise..
Necmeddin-i Kübra dahi, bu sözden anlamış ki, kendisi Musa'nın (a.s.) kademi altındadır.
O, bu ibarenin neresinden anlatılan mânâyı anlamıştır?. Bilesin ki,
— Cühud..
Lafzı, Yahudilere ıtlak olunur. Ki bunlar, Musa'nın ümmetidir. Necmeddin-i Kübra, o mânâyı bu lafızdan anlamıştır..
***
Soruyorsun ki:
— Nefahat'ta yazıldığına göre, ölümden sonra, bütün velilerden velâyet alınır. Ancak, dört kimsenin velâyeti hariç.. Bunlar kimdir?.
Bilesin ki,
Anlatılan mânâdan murad, velâyetin tasarrufları ve kerâmet zuhurlarıdır. İlâhî yakınlıktan ibaret olan velâyetin aslı değildir.
Onun alınmasından murad ise; kerametlerin çokça zuhurudur. O zuhurun aslı değildir.
Durum anlatıldığı gibi olmasına rağmen, o cümle keşfe dayalı olarak söylenmiştir. Keşifte ise; hata yeri çoktur. Ne görüldüğü, ne anlaşıldığı bilinmez..
Velîlerden bazılarının kerametini taleb ediyorsun ki; bekle.. Allah sıkıntıdan sonra, genişlik yaratır.
***
Diyorsun ki:
— Nişaburi tefsirinde:
— «İnne şanieke hüvel ebter.» (108/3)
Âyetinde geçen:
— «Ş a n i e k e ..»
Lafız:
— «Ş a n i y e k e ..»
olarak, hemze ile değil de, (Ya) harfi ile yazılmıştır. Bunun hakikati nedir?. (Ya) harfi ile mi, yoksa hemze ile midir?.
Bilesin ki,
Onun hakikati hemze iledir. Onun (Ya) ile yazılması, meşhur olmayan bir kıraate göre mümkündür.
***
Yazıyorsun ki:
— Bazı kadınlar, tarikatla iştigal taleb ediyorlar?.
Eğer o kadınlar, mahrem kadınlar ise; bir mâni yoktur. Namahrem iseler, perde arkasında otururlar; tarikatı böyle alırlar.
***
Soruyorsun ki:
— Hadis erbabı, her ayda, yasak günler tesbit etmişler ve bunun için hadis-i şerif anlatmışlardır. Ne yapalım?.
Bu mânâda, Fakir'in babası, Allah sırrının kudsiyetini artırsın; şöyle anlattı:
— Şeyh Abdullah ve Şeyh Rahmetullah büyük muhaddislerdendi.. Bunları Haremeyn'de (Mekke ve Medine'de):
— Şeyhayn..
Diye tanırlardı. Bunlar, Hindistan'a geldiler ve şöyle dediler:
— O hadis-i şerifi, Buharî şârihi Kirmani, anlatmıştır; ama zayıftır. Bu babda sahih hadis şudur:
— «Günler, Allah'ın günleridir; kullar Allah'ın kullarıdır.»
Sonra şöyle dediler:
Cumartesi günü meselesi, âlemlere rahmet olan Resulûllah'ın (ﷺ) gönderilmesi ile zâil olup kalkmıştır. O, artık geçmiş ümmetlere göredir..
Bu Fakir'in ameli dahi, bu mânâ üzerinedir. Bir günü, diğerine tercih etmem. Ancak, şeriât sahibinin tercih ettiği bilinenler hariç.. Meselâ: Cuma, Ramazan ayının günleri ve bunlara benzeyen günler..
***
Yazıyorsun ki:
Hâce Muhammed Eşref'e yazılan ve içinde nübüvvet ağırlıklarını almaya dair maarif olan mektubu bulamadım.
Onu nereden bulacaksın?. Daha o, bugünlerde yazıldı. Size nakledilmesi, henüz mümkün olmamıştır. Mektup uzun ve geniş olup bir cüzü geçer. Onun size de nakil sureti ile gönderilmesini emrettim. (Yani: Sûret çıkarılıp gönderilmesini.)
Vesselâm.