MEVZUU:
a) Namazın faziletleri..
b) Bazı yüksek maarif ve üstün hakikatler zımnında namaza mahsus kemalât.
NOT:
İMAMI RABBANİ Hz. bu mektubu. Mir Nu'man'a yazmıştır.
***
Allah'a hamd olsun. Salât ve selâm onun resulüne.. Sizlere çok dualar etmekteyim.
Allah, kendisini irşad eylesin; pek değerli kardeşimin malumu olsun ki: Namaz, İslâm'ın beş erkânından ikincisidir. Her ne kadar cüz'î ise.. çok ibadetleri câmidir. Ve.. kendisindeki câmiiyyetten ötürü: Külliyet hükmü verilmiştir. Hakka yaklaştıran ibadetlerin tümünden daha yüksektir.
Âlemlerin efendisi Resulûllah (ﷺ) efendimize rüyet devleti; Mi'rac Gecesi Cennet'te müyesser olmuştur. Bu dünyaya indikten sonra dahi bu hayata münasip bir şekilde namazda müyesser olmuştur. Bu mânâ icabı olarak, Resulûllah (ﷺ) efendimiz şöyle buyurdu:
– «Namaz müminin mi'racıdır.»
– «Kulun, Rabbına en yakın olduğu an namazdadır.»
Resulûllah (ﷺ) efendimizin kâmil mânâda tâbilerine ise.. anlatılan devletten bolca nasip vardır. Zira, hakikî mânâda rüyet, bu dünya hayatında takat getirilecek bir şey değildir.
Eğer Allah-ü Teâlâ, namaz emri vermeseydi: maksudun yüzünden kim nikabı açabilirdi?. Kim matlub yolunda talibin delili olabilirdi.
Gamlılara lezzet getiren namazdır.
Uzaklık ve ayrılık eleminden hasta olanlara rahat getiren namazdır. Resulûllah (ﷺ) efendimizin:
– «Beni rahata kavuştur ey Bilâl.»
Emri bu manaya işarettir.
– «Gözümün nuru namazdadır.»
Mânâsındaki hadis-i şerif dahi anlatılan temenninin bir işaretidir.
Namazın haricinde ve namazın hakikatini anlamadan elde edilen zevkler, vecidler, ilimler, marifetler, haller, makamlar, nurlar, elvan, telvinat, temkinat, şekli belli olan ve olmayan tecelliyat, mütelevvin ve gayr-ı mütelevvin zuhurattan hemen hepsi zılâldir, emsaldir. Bunların menşei vehim ve hayaldir.
Namazın hakikatine şuurlu olan bir musalli (namazın hakikatini anlamış olan biri), namazını edâ ettiği zaman, bu dünya hayatından çıkar, âhiret hayatına geçer... Bu vakitte hiç şüphe yok ki; âhirete mahsus olan devletten bolca nasib alır. Zılliyet şaibesi olmadan, asıl mânâdan bir haz hâsıl olur.
Zira, dünya hayatı, zıllî sayılan kemalâta inhisar etmiştir. Zılliyetten hariç olan muamele, âhirete mahsustur.
Bu mânâda, (ahirete mahsus olan bu devletin elde edilmesi için) elbette mi'rac gereklidir; müminler için de bu (mi'rac): Namazdır. Böyle bir devlet, ancak bu ümmete mahsustur. Bu devletle müşerref olup saadet kazanmaları, ancak, Resulûllah'a tebâiyetleri yolundan olmuştur. Ona ve âline salât ve selâm..
Nitekim, Resulûllah (ﷺ) efendimiz bu devlete ermek için; dünya hayatından çıktı; mi'rac gecesi âhiret hayatına geçip Cennet'e girdi.
Allah'ım, onu ve ehlini bizden yana mükâfatlandır. Bir peygamberi, ümmeti namına mükâfatlandırdığın şeylerin en faziletlisi ile onu bizden yana mükâfatlandır. Hatta bütün peygamberleri mükâfatlandır. Zira onlar, halkı Hakka davet edenlerdir: Allah'a kavuşmaya hidayet edenlerdir.
O kimseler ki, bu taife arasında namazın hakikatine muttali olmamışlardır; ona mahsus olan kemalâta dahi vâkıf olamamışlardır. Bunun için, marazlarına başka işlerden ilâç arar duruma gelmişlerdir. Muratlarının hâsıl olması için, çeşitli şeyler aramaya başlamışlardır.
Hatta onlardan bir taife namazı halden uzak saymış; onun yapısını, mugayeret ve mübayenet üzere görmüştür. Bunun muhal olmasından (halden uzak saymalarından) başka, orucu, namazdan daha faziletli sanmışlardır.
Fütuhat-ı Mekkiye sahibi (Muhyiddin İbnü'l-Arabî Hz.) bu mânâda şöyle dedi:
– Oruç, yemeyi ve içmeyi bırakmak olup samedaniyet sıfatı (Her şeyin kendisine muhtaç olması; kendisinin hiç bir şeye muhtaç olmaması sıfatı) ile tahakkuktur. Namaz ise; mugayerete ve mübayenete çıkıştır; âbidlik ve mabudluk anlatır (âbidlik ve mabudluk ikilisini hissettirir).
Görülüyor ki, bu mesele, vahdet-i vücudla alâkalıdır. Ki bu: Kendilerinde sekr halleri olanlara göredir (Böyle demeleri, manevi sarhoşluğa bağlı yanılma nedeniyle vahdet-i vücuda kâil olmalarından kaynaklanmaktadır).
Namazın hakikatini anlamayan, ondan yana haberi yitiren bu taifeden bir topluluk dahi; ıstıraplarına nağmelerle, semağ ile, vecd ve tevacüdle teskin yolu aramışlardır. Matlublarına kavuşmayı, nağmeler perdesinin arkasında mütalaa etmeye başlamışlardır. Bunun için de raksı ve hareketi kendilerine bir yol edinmişlerdir. Ne var ki onlar:
– «Allah'ın size haram etliği şeyde şifa yoktur.»
Mânâsına gelen hadis-i şerifi de duymuşlardır.
Evet; suda boğulan, her ot köküne yapışır. Bir şeyi sevmek dahi, sahibini kör ve sağır eder.
Eğer onlara, namazın hakikatinden yana bir parça açılsaydı; zevk burunlarına ondan bir parça koku ulaşsaydı: Semağa ve nağmeye meyletmezlerdi. Kesin olarak, vecde ve tevacüde dahi dayanmazlardı.
Bir mısra:
Görmeyince hakiki yolu saptılar efsaneye..
***
Ey Kardeş,
Namazla nağmeler arasında ne mikdar fark var ise; menşei namaz olan kemalât ile menşei nağmeler olan kemalât arasında o kadar fark vardır. Akıllı olana bir işaret yeter.
Bu, öyle bir kemâldir ki; bin sene sonra bulunmuştur. Öyle bir sondur ki: Evvellerin sıfatı ve rengi ile zuhur etmiştir. Herhalde Resulüllah'ın (ﷺ) buyurduğu:
– «Bilinmez evveli mi hayırlıdır; yoksa âhiri mi?.»
Hadis-i şerifi bu mânâyadır. Bu arada:
– Yoksa ortaları mı?.
Buyurmadı. Çünkü: Evvel ile âhir arasındaki münasebeti, evvel ile orta arasındaki münasebetten daha ziyade gördü. Bu arada bir tereddüd oldu; bir başka hadis-i şerifinde şöyle buyurdu:
– «Ümmetimin evveli, âhirinden daha faziletlidir; ikisi arasında keder
vardır.»
***
Evet..
Bu ümmetin son gelenlerinde, her ne kadar yüksek nisbet var ise de, ona sahip olanlar azdır. Hatta azdan dahi azdır.
Ortada gelenlerde, nisbet bu derece yüksek değildi; ama onlar çoktu; hatta pek çoktu... Ama her bakımdan, hem kemmiyet, hem de keyfiyet bakımından...
Amma bu akalliyet nisbeti, son gelenleri bu kadar yüksek derecelere çıkardı. Her hallerinde Peygamber efendimize uymaları vâsıtasıyle, zâhirde ve bâtında en yükseğe ulaşmışlar, güzel ahlâk sâhibi olmuşlar, kavuştukları yüksek mertebeden dönüp, aşağı inmeye ve insanları Allah'ın beğendiği yola girmeye dâvetle vazîfelendirilmişlerdir. Sabikun olan zümre ile münasebet peyda ettirdi.(Sabikun: Öncekiler, önde gelen kimseler, asıl îtibâriyle peygamberler, onlara tâbi olmak bakımından ashâb-ı kirâm, tâbiîn ve tebe-i tâbiîn) Onları, Resulûllah (ﷺ) efendimizin şu hadis-i şerifi ile müjdeli kıldı:
– «İslâm, garib başladı; garib dönecektir. Gariplere ne mutlu..»
Bu ümmetin âhirliği, ikinci binin başlaması ile başlar. Yani: Resulûllah (ﷺ) efendimizin irtihalinden itibaren..
Bu bin senenin geçmesi ile, işlerin değişmesinde büyük bir hasiyet (özellik) olmuş; eşyanın tebdilinde kuvvetli bir tesir meydana getirmiştir.
Bu ümmetin şeriatında ve siretinde nesih ve tebdil olmadığı için; sabikunun nisbeti eski tazeliği ile zuhur etmiş, son gelenlerde eski güzelliği ile meydana çıkmıştır.
Şeriatın teyid hasletleri, milleti tecdidi bu ikinci bindedir.
Bu davanın (söylediğimin) doğruluğuna adil şahid: İsa'nın (a.s.) ve Mehdî'nin (r.a.) bu bin içinde var oluşlarıdır.
Bir şiir:
Alsaydı ruh'ül-kudüsten yardımını;
Isa'nın gayrı, yapardı yaptığını..
[Ruh'ül Kudüs'ten yardım alsaydı;
Başkaları da İsa'nın (a.s.) yaptığını yapabilirdi.]
***
Ey Kardeş,
Bu konuşulan kelâm, bugün, pek çoklarına ağır gelir; anlayışlarından da uzak görülür. Amma onlar, insafa gelip de, maarif sözlerinin bazısını bazısı ile kıyas etseler (marifetleri karşılaştırsalar), şer'î ilimlere mutabık düşüp düşmemesi ile sağlamını, çürüğünü düşünseler, şeriat-ı nebeviyeye tazim ve tevkirin hangisinde daha çok olduğunu görselerdi uzak görme vartasından kurtulurlardı.
Ancak şöyle görürlerdi:
Bu Fakir, kitaplarında ve risalelerinde yazdı ki:
Tarikât ve hakikât, şeriâtın hizmetindedir.
Nübüvvet, velâyetten daha faziletlidir. İsterse bu velâyet, peygamberin velâyeti olsun.
Şunu da yazmıştır:
Nübüvvet kemalâtı yanında, velâyet kemalâtının hiç bir mikdarı asla yoktur. Hatta onun için, umman denize göre, bir damla nisbeti dahi yoktur.
Buna benzeyen ilimleri çok çok yazmıştır. Bilhassa tarikât beyânı zımnında oğluma yazdığım mektupta (Bak: 260. Mektup)... Bu mânâları, orada mülâhaza etsinler.
***
Bütün bu konuşmalardan maksat: Sübhan Hakk'ın nimetini izhârdır. Tarikât taliplerini teşviktir. Amma, kendimi diğerlerinden daha faziletli göstermek için değil.. Şu bir hakikattir ki: Kendisini Frenk kâfirlerinden dahi faziletli görene, Sübhan Hakk'ın marifeti (marifetullah) haramdır; din büyüklerinden faziletli görmek şöyle dursun.
Bir şiir:
Amma şahım yüceltti makamımı yerden;
Onunla ayda, yıldızda ayıldım birden.
Ben bir bahçe gibiyim ki; oraya bahar;
Bulutlarından zülâl
yağmurlar hep yağar.
Bin tane dilim olsa da senâya dursam;
Ona infiâlden başkaca neyim artar?.
***
Bu mektubu mütalaa ettikten sonra, namazın sırlarını öğrenmek ve onun hususî kemalâtını tahsil etmek için, sizde bir şevk zâhir olursa; bu şevk dahi sizi mustarip bir hale getirirse; istiharelerden sonra, bu tarafa gelirsiniz. Böylece, ömrünüzün bir kısmını da namazın sırlarını öğrenmeye sarf etmiş olursunuz.
İrşad yoluna hidayet eden Hâdi Allah'tır.
Selâm hidayete tâbi olup Mutabaat-ı Mustafa'yı bırakmayanlara..
Ona ve âline salât ve selâm.