MEVZUU:
Salike lâzım olan odur ki:
a) Başka tarikatlara iltifat etmeden, şeyhinin yolunda sabit ve müstakim buluna.
b) Hilafı zuhur eden rüyalara itibar etmemeli ki; onlar düşman Şeytandandır.
Bu münasebetle bazı hususların beyanı.
NOT:
İMAMI RABBANİ Hz. bu mektubu, Mirza Hüsameddin Ahmed'e yazmıştır.
***
Bir âyet-i kerime meali:
– «Allah'a hamd olsun ki: Bizi buna kavuşturdu. Allah bize hidayet etmeseydi: biz buna kavuşamazdık. Rabbımızın resulleri gerçeği getirdi.» (7/43)
Onlara salâtların en tamamı; selâmların ise, en faziletlisi olsun.
***
Kerem olarak, bu hakir'in ismine gönderilen iltifat sahifesi gelmekle, sürûr ve neşe hâsıl oldu.
Allah-ü Teâlâ, sizleri hayırlı mükâfatlarla mükâfatlandırsın.
***
O mektuba, şu cümleler derc edilmiştir:
Semağı men etmekte her ne kadar mübalağa ile durulmuş ise de; bu mevlid dinlememeyi dahi tazammun eder. Zira o: Naat olan kasideler ve naat olmayan şiirlerden ibarettir. Pek Aziz Kardeş Mir Muhammed Numan'a mevlid dinlemeyi terk etmek ağır geliyor; keza burada mevcud olan bazı arkadaşlara da.
Şunun için ki: Onlar Resulûllah efendimizi rüyada görmüşler o dahi, cidden mevlid meclisinden râzıdır. Dolayısı ile, onlara bu işi terk cidden zor gelmektedir.
Ey Mahdum,
Eğer rüyalara itibar ve uykularda beliren hallere itimad olsaydı; müridlerin şeyhlere ihtiyaçları kalmazdı. Tarikatlar arasında, herhangi bir tarikat seçmek dahi abes olurdu. Bu durumda her mürid rüyada gördüğü vakıaya ne muvafık ise onu yapardı. Uykusunda ne bulduysa onu işlerdi. Amma bu uykular ve rüyalar, ister şeyhinin tarikatına muvafık olsun; isterse olmasın. İster ona göre hoşnut olunan bir şey olsun; isterse olmasın..
***
Anlatılan mânâ takdirince, şeyhlik ve müridlik silsilesi batıl olmaktadır. Her heves sahibi dahi, kendi hali ile müstakil olur; kendi tavrı ile istibdad kurar.
Halbuki, sadık müridin yanında, bin tane sadık rüyanın; şeyhi varken, yarım arpa kadar bir itibarı olmaz.
Mürşidin huzur devletine karşı; rüşdünü bulan talip yanında rüyalar, mânâsız düşler meyanında sayılır. Onlardan hiç birine iltifat, etmez.
Şeytan kuvvetli bir düşmandır; onun fendinden müntehi olanlar (nihayete kavuşan, derecelerin sonuna varan veliler) dahi emin olamazlar. Daima, onun mekrinden (hile ile aldatmasından) korkar; çekinirler. Mübtedilere ve mutavassıtlara (başta ve ortada olanlara) ne diyebiliriz?.
Bu babda netice söz şu ki:
Müntehiler mahfuzdur; Şeytan'ın sultasından dahi masundurlar. Amma, mübtediler ve mutavassıtlar böyle değildir. Bunların rüyaları itimada müstahak ve inad Şeytan'ın mekrinden dahi mahfuz değildir.
Burada şöyle bir şey sorulabilir:
– Resulûllah (ﷺ) efendimizin görüldüğü rüyalar doğrudur.
Şeytanın dahi mekrinden ve keydinden (tuzağından) mahfuzdur. Bir hadis-i şerifte de belirtildiği gibi, Şeytan onun suretine giremez. Durum böyle olunca, mevzuumuz olan rüya doğrudur ve Şeytan'ın mekrinden mahfuzdur.
Bunun için şu cevabı veririm:
– Fütuhat-ı Mekkiye Sahibi Muhyiddin b. Arabi (Allah sırrının kudsiyetini artırsın.) Bilhassa Medine-i Münevvere'de medfun bulunan Resulûllah (ﷺ) efendimizin suretine Şeytanın giremeyeceğini anlatmış ve girememenin o surete mahsus olduğunu söylemiştir.
Mutlak olarak, hangi suret olursa olsun; Şeytan'ın onun suretine giremeyeceği (O olarak görünemeyeceği) hükmüne cevaz vermemiştir.
Kaldı ki: Bu sureti teşhis etmeye imkân yoktur. Onun sahibine salât ve selâm olsun. Bilhassa, onun rüyada teşhisi cidden pek zordur. Bu durumda, nasıl itimada hak kazanır?.
Resulûllah (ﷺ) efendimizin mahsus suretine Şeytan'ın giremeyeceğini kabul edersek; amma hangi suret olursa olsun gireceğine de cevaz versek, ki: Ulemânın çoğu da bu manaya zahib olmuştur.
Ve Resulûllah (ﷺ) efendimizin yüksek şanına dahi bu münasiptir.
Yine de deriz ki:
– Bu suretten hükümleri almak, râzı olunanı ve râzı olunmayanı anlamak müşkil işlerdendir. Zira, mümkündür ki: Şeytan Lâin arada vasıtalık edip vakıanın hilâfını vakıa gibi göstere.. O rüyayı göreni de, iştihaba ve iltibasa (şübheye ve tereddüde) düşüre.. Bunun dahi, Resulûllah (ﷺ) efendimizin ibare ve işaretini, kendi ibare ve işareti ile karıştıra.. Nitekim, bu mânâ üzerine bir rivayet vardır. Şöyle olmuştu:
– Bir gün, Resulûllah oturmuştu. Ona ve âline salât ve selâm.
Kureyş'in ileri gelenleri ve küfür ehlinin başları da yanında idi. Ashabdan da çokları orada bulunuyordu.
Bu sırada, Resulûllah (ﷺ) efendimiz Necm Sûresini okudu. Onların batıl putlarını anlatmaya gelince; Şeytan, Resulûllah (ﷺ) efendimizin kıraatına; onların batıl putlarının medhi üzerine bazı kelimeler zammetti (ekledi). O şekilde ki: Orada bulunanlar, Resulûllah (ﷺ) efendimizin kendi kıraati sandılar. Asla, bir ayırd etme yolu bulamadılar.
Bunun üzerine, kâfirler sevinip şöyle dediler:
– Muhammed bizimle musalaha etti (sulh etti, barıştı); putlarımızı övdü.
Orada bulunan, Müslümanlar buna şaşırdılar.
Resulûllah (ﷺ) efendimiz dahi, Şeytan'ın kelâmına muttali olamadı; sordu:
– «Vaki olan nedir?.»
Ashab dahi, durumu kendisine arz etti:
– Şu fıkralar, sizin kelâmınız meyanında zuhur etti.
Bunun üzerine, Resulûllah (ﷺ) efendimiz mahzun oldu. Akabinde Cebrail geldi; vahiy ile şu beyanı yaptı;
– O kelâm, İlka-i Şeytanî'dir (Şeytan'ın atması, bırakması, yerleştirmesidir).
Bu suretle şu âyet-i kerimeleri de getirdi:
– «Biz senden evvel hiç bir resul, hiç bir nebi göndermedik ki o, (bir şey) arzu ettiği zaman şeytan onun dileği hakkında ille (bir fitne meydana) atmış olmasın. Nihayet Allah, şeytanın ilka edeceği (o fitneyi) giderir, iptal eder. Yine Allah âyetlerini sabit (ve mahfuz) kılar. Allah (her şeyi) hakkiyle bilendir, tam hüküm ve hikmet sahibidir.» (22/52)
– «(Allah'ın buna müsaade buyurması) şeytanın (meydana) atacağı (fitneyi) kalblerinde bir maraz bulunanlara, yürekleri katı olanlara bir imtihan (vesilesi) yapmak içindir. Hiç şüphe yok ki o zalimler (haktan) uzak bir ayrılık (ve muhalefet) içindedirler.» (22/698)
– «Bir de bu, kendilerine ilim verilenleri onun (Kur'ân'ın) muhakkak Rabbinden (gelen) bir gerçek olduğunu bilip de ona (tam) iman etmeleri ve kalblerinde tam bir itminan hâsıl olması içindir. Şüphesiz ki Allah, (o suretle) iman edenleri doğru bir yola iletir.» (22/54)
– «Küfr (-ü iman) edenler ise kendileri o saat ansızın gelinceye, yahut kısır bir günün azabı çatıncaya kadar ondan (Kur'ân'dan) yana mütemadi (devamlı) bir şey içinde kalırlar.» (22/55) (1)
Şeytan, batıl kelâmını, Resulûllah (ﷺ) efendimizin kıraati esnasında; kendisi hayatta ve ayık halinde ve ashabın huzurunda ilka ettikten sonra; hem de, Resulûllah (ﷺ) efendimizin kıraatından ayırd edilemeyecek bir şekilde; bu durumda, o rüyanın Şeytan tasarrufundan mahfuz, onun telhisinden masun (karıştırmasından korunmuş) olduğu nereden bilinsin?. Hem de, Resulüllah (ﷺ) efendimizin vefatından sonra; hem de uykuda; hem de duyguların muattal kaldığı bir demde.. Kaldı ki o zaman, şüphe ve iltibas (tereddüt) mahallidir; sair insanların görüşü olmadan, tek görüşlü kalmak vardır.
Şöyle bir cevap dahi verebiliriz:
– Resulûllah (ﷺ) efendimiz, bu amelden razıdır. Nitekim medhedilen dahi medhedenlerden razı olur. Bu mânâ da, kaside okuyanların ve dinleyenlerin zihninde yerleşir ve hayallerine nakş'olur.
Bu durumda caiz olur ki: Rüyada görülen bu suret, o hayallerine nakş'olan suret ola.. Ve, o görülen rüya hakikat olmaya.. Şeytanın temessülü (bir surete girmesi) dahi olmaya..
Bu rüyalar ve vakıalar, zahirine ve hakikatına dahi hamledilmiş olabilir. Bu da, bir şahsın gördüğü rüyada, gördüğünün aynısını görmüş olur. Meselâ: Bir kimse, rüyada Zeyd'in suretini görmüş olur ki; onun bu gördüğü Zeyd'in hakikatidir. Orada murad olan mânâ budur.
Üstte anlatılan olduğu (olabileceği) gibi, zahirinden sarf-ı nazar edip teviline ve tabirine de hamledilebilir. Meselâ: Bir kimse, Zeyd'in suretini görmüş olabilir; amma bundan murad olunan mânâ Amr'dir; bunun sebebi de ikisi arasında bulunan münasebettir.
Durum yukarıda anlatıldığı gibi olunca, nasıl bilinir ki: Arkadaşların gördüğü rüya, zahirine hamledilmiştir; tevil için, ondan sarf-ı nazar edilmemiştir (rüyanın yorumu, görünen şekline yüklenmiş, bundan kaçınılmamıştır).
Sonra; niçin caiz olmasın ki: O rüyalar tabire muhtaç ola ve murad olan mânâ dahi bu ola.. Şeytan'ın temessülü olmadan, bir başka işlerden kinaye olmadığı niçin caiz olmasın?.
Hülâsa: İtibar dayanağı rüya üzerine olmamalıdır. Çünkü eşya (şeyler), hariçte
mevcuddur. Çalışmak lâzımdır ki: Eşya zahirde görüle.. Zira, itimada şayan olan
da budur. Bunda tabire dahi yer yoktur. O şey ki, hayal âleminde görülür;
rüyadır ve hayaldir.
***
Uzun bir süredir ki: Arkadaşlarımız orada, kendi durumlarına ve görüşlerine göre muamele ederler. Tercih bağı da ellerindedir.
Mir Muhammed Nu'man'a gelince; onun için, inkıyaddan (itaat etmekten) başka kurtuluş yolu yoktur.
Bir engel işi emredildikten sonra, yapılmaması gereken işten bir göz açıp kapayıncaya kadar imtina edip duraklama olursa.. Sübhan Allah'a sığınmak gerek..
Gözetiyoruz: Kime kaçacaklar ve kime sığınacaklar?.
***
Fakir'in bu işte mübalâğa ile durması, ancak tarikatına muhalefet sebebi iledir. Amma bu muhalefet, ister semağ olsun; isterse raks.. İster mevlid okumak olsun; isterse kaside sıralamak..
Her tarikat için, has matlabına (istenilene) bir vusul yolu vardır. Bu mutavassıt tarikatın has matlabına vusul yolu ise; bu gibi işleri terk etmeye bağlıdır.
Her kimdeki, bu tarikatın matlabına bir taleb vardır; ona düşer ki: bu tarikata muhalefetten içtinab ede (kaçına).. Başka tarikatların matlabları onun görüşünde yer tutmaya.. Bu mânâda Hâce Bahaeddin Nakşibend (Allah sırrının kudsiyetini artırsın) şöyle dedi:
– Ne bir işi yapıyoruz; ne de inkâr ediyoruz..
Bunun açık mânâsı şudur:
– Biz bu işi yapmıyoruz; çünkü, bize has olan tarikata muhaliftir. Amma onu inkâr da etmiyoruz; çünkü başka meşâyihlerce o iş yapılmıştır.
Bu mânâda bir âyet-i kerime:
– «Herkesin ona çevirdiği bir yüz ciheti vardır.» (2/148)
***
Eğer Firuzabad'da bu Tarikat-ı Aliyye'ye muhalif bir iş çıkarsa ki orası: Bizim gibi fukaranın (yani: dervişlerin) bir sığınağı ve melceidir: zuafa (zayıflar) sayılan erbab-ı mutabaatın önderi zatların makarrıdır (ikametgahıdır); o zaman, biz fukaraya (dervişlere) elbette ıstırabı mucib olur. Mahdum-u Kiram dahi, Muhterem babalarının tarikatını korumaya kalkmaya en haklı olanlardır. Nitekim, Allah sırrının kudsiyetini artırsın Hâce Ahrar'ın çocukları dahi; muhterem babalarının tarikatına tagayyür arız olduktan sonra onu korumaya kıyam ettiler. Yani: Onun vefatından sonra.. Onu tağyir etmek isteyenlerle mücadele ettiler. Bu durum sizin de kulağınıza gelmiştir inşaallah.
***
Hazret-i Şeyhimizin meşrebini yazarken, tatlı sert olduğunu yazıyorsunuz.
Evet; onun ilk hallerinde, bazı işlere karşı suhulet gösterdiği olmuştu. Bunun sebebi de onun, melâmiliğe meyilli oluşu idi; onu tercih eden tarafı vardı. O yolu tercih ettiği için, bazı işlerde azimeti terki irtikâb etmişti. Amma, son demlerinde, bu işlerden kaçındı; hiç melâmiliği anmadı.
***
İnsaf nazarı ile bakıp düşünsünler: Eğer Hazret-i Şeyhimiz şu günlerde hayatta olmuş olsaydı; bir meclis ve cemiyet kursaydı; sanıyorlar mı ki, bu işten razı olurdu ve bu cemiyeti güzel sayardı?. Yoksa, bunları hiç kabul etmez miydi?.
Bu Fakir'in yakini o ki: Bu manaya cevaz vermez; inkâr ederdi.
Fakirin maksadı bildirmektir; ister kabul ediniz, ister kabul etmeyiniz.
Bu işten dolayı, bizden yana ne bir sıkıştırma olur; ne de münakaşa..
Eğer mahdumlar ve orada bulunan arkadaşlar, bu vaziyeti devam ettirip dururlarsa; onların sohbetinden bizim için, mahrumiyetten başka bir şey olmaz..
Bundan daha fazla ne yazayım?.
Evvel âhir selâm.