Mektuplar

MEVZUU:

a) Kur'an-ı Kerimin muhkem âyetleri ile müteşabih âyetleri;
b) Ulemanın ve kemalâtının beyanı.
Bu münasebetle bazı hususlar.

NOT:

İmâm-ı Rabbânî Hz. bu mektubu, Şeyh Bedüiddin'e yazmıştır.

***

Âlemlerin Rabbı Allah'a hamd olsun. Salât ve selâm, Seyyidül-mürselin üzerine olsun; keza onun pâk ve temiz âlinin ve ashabının, tümüne.

Allah-ü Teâlâ, bizi ve sizi ilimde rüsuh bulanlardan eylesin.

***

Ey Kardeş,

Allah-ü Teâlâ, Kitab-ı Mecid'ini iki kısma ayırdı:

a) Muhkem olanlar.. (Mânâları belli olanlar.)
b) Müteşabih olanlar.. (Değişik mânâ taşıyanlar.)

Birinci kısım: Şeriat ilimlerinin ve hükümlerinin menşeidir.

İkinci kısım: Hakikat ve sırlar ilminin mahzenidir.

Kur'an-ı Kerim'de veya hadis-i şeriflerde: Yed (el), vech (yüz), esabi (parmaklar), enamil (parmak uçları) olarak anlatılanların tümü, müteşabihattan sayılır. Sûrelerin başında gelen mukattaât-ı hurûf dahi aynı şekilde, müteşabihattan sayılır. Bunlara, hiç kimse muttali olamaz; ancak, ulema-i rasihun (Hak ve hakîkat ilminde meleke kazanmış âlimler, büyük âlim zâtlar) müstesna..

Tahayyül etmeyesin ki:

– Yed.. (El)

Olarak anlatılan lafzın tevili, kudretten ibarettir. Yine sanmayasın ki:

– Vech.. (Yüz)

Olarak anlatılan lafzın tevili dahi, zattan ibarettir. Elbette, bunların tevili, pek çetin sırlardandır ki: Havas zatların dahi en hasına inkişaf etmiştir.

Mukattaat-ı Kur'aniye harflerinden ne yazabilirim ki?. Onlardan her bir harf, bir denizdir ki: Aşıkla maşuk arasında gizli sırları dalgalandırır. Derin, dakik bir işarettir ki: Muhib ile mahbub arasında geçer..

Muhkemata gelince; bunlar, her ne kadar Ümmehat-ı Kitab (Kitab'ın anası, esası, aslı) iseler de; lâkin bunların neticeleri ve semereleri kitabın maksatlarından olan müteşabihattır. Ümmehat ise; neticelerin husulü için, vesileler sayılır.

Kitabın kalbi, o müteşabihattır; o özün kışrı (kabuğu) ise.. Kitabın (yani: Kur'an'ın) muhkematıdır.

Müteşabihat, o şeydir ki; asl'olanı, remiz ve işaretle beyan eder. Bu şânı yüce mertebenin muâmele hakikatından haber verir. Amma, muhkemat böyle değildir.

Müteşabihat, hakikatlerdir. O müteşabihata nisbetle bu muhkemat; o hakikatlerin suretleridir.

Rasih olan âlim odur ki: Öz ile kışrın arasını bulur; hakikat ile suretin arasını cem eder.

Kışır uleması, kışr'ile sevinip muhkemat ile yetinmektedirler.

Rasihun olan ulemaya gelince; muhkematı tahsil edip müteşabihat tevilinden yana da bol hazza nâil olmaktadırlar. Böylece, hakikat ile suretin beynini (arasını) cem etmektedirler. Yani:

– Mütaşabih ile muhkemin..

Demek istiyorum.

Amma bir kimse ki: Muhkematın ilmini tahsil edip onun muktezasına göre amel etmeden, müteşabihatın tevilini taleb eder; sureti dahi terk edip hakikat fikri yoluna girer o kimse cahildir; cehlinden de haberi yoktur. Dalâlette kalmıştır; amma kendi dalâletinden haberdar değildir. Bilip anlamaz ki: Bu hayat, suretten ve hakikatten mürekkeptir, Bu hayat, devam ettiği süre de, asla hakikat suretten ayrılmaz.

Allah-ü Teâlâ, şöyle buyurdu:

– «Rabbına ibadet et; taa, yakîn gelinceye kadar.» (15/99)

Yani: Ölüm gelinceye kadar. Nitekim müfessirler de şöyle dediler:

– Allah-ü Teâlâ, ibadetin son bitimini; ölümün gelme zamanı eyledi. Ki ölüm: Bu hayatın sonudur. Zira, bir kimse ölünce; kıyameti kopmuş olur. Suretin hakikatten ayrılması ise; âhirette olacaktır. Ki orası; hakikatlerin zuhur mahallidir.

İki hayattan her birinin, kendine göre bir hükmü vardır; birinin hükmü diğerine geçmez. Ancak, maksadı şeriatın iptali olan cahil veya zındık olanlar müstesna..

Herhangi bir şer'î hüküm ki: Mübtedi için sabittir; o hüküm müntehi için dahi sabittir.

Avam müminler, arif zatlardan havasın dahi hası olanlar bu mânâda müsavidir; onda aynı kıdeme sahiptirler. Bir şahısla, diğer şahıs arasında fark yoktur.

Kısır mutasavvıflar, hüsrana uğramış mülhidler ki bunlar, boyunlarını şeriat ipinden kurtarma sadedindedirler; hayal ederler ki Şeriat hükümleri avama mahsustur, amma havas zümre yalnız marifetle mükelleftirler.

Yine onlar, cehaletlerinden ötürü sanırlar ki: Emirler ve sultanlar, adalet ve insaf dışında bir şeyle mükellef değillerdir.

Şunu da derler ki:

– Şeriatın gelmesinden maksud, marifet husulüdür; marifet hasıl olduktan sonra, şer'î teklifler düşer. Kendi davalarının isbatı için de, şu âyet-i kerimeyi şahit tutarlar:

– «Rabbına ibadet et; taa, yakîn gelinceye kadar..» (15/99)

Yani: Allah ü Teâlâ'ya olan yakîn.. Nitekim Sehl-i Tüsterî dedi ki:

– İbadetin intihası, Sübhan Hakka marifet husulüdür.

Zahir olan mânâ şu ki: Yakîn mânâsını Allah'a yakîn olarak alanların muradı, Yüce Hakka marifet husulü, ibadette külfetin kalkmasıdır; ibadetin kendisinin nihayet bulması değildir. Zira öyle bir şey, ilhada ve zındıklığa gider.

Yine onlar sanırlar ki: İrfan sahiplerinin ibadetleri riyakârlıktır. Bunlar, taat ve ibadetten yana yapacaklarını yaparlar; amma tâbileri ve mübtediler kendilerine uysun içindir. Amma, kendilerinin o ibadetlere ihtiyaçları olduğu için değildir.

Bu kâil oldukları işin teyidi için de, meşâyihten sözler nakledip derler ki:

– Eğer şeyh mürâi ve münafık olmasa, mürid ondan faydalanamaz..

Sübhanellah onları utandırsın; o kadar cahiller ki!.

İrfan sahiplerinin ibadete o kadar ihtiyaçları vardır ki; müridlerin onun onda biri kadar ihtiyacı yoktur. Çünkü: Onların yükselişleri ibadete bağlıdır; terakkileri, şeriat hükümlerini yerine getirmeye göredir.

Eğer âlimler için ibadetlerin yarın bir semeresi olacaksa; bugün arifler için hâsıl olmuştur. Durum böyle olunca, ibadet etmeye bunlar daha haklıdırlar. Şeriat hükümlerini yerine getirmeye başkalarından daha muhtaçtırlar.

***

Şunun bilinmesi gerekir ki,

Şeriat, suretin ve hakikatin mecmûundan ibarettir. Suret, şeriatın zahiridir; hakikat ise; şeriatın batınıdır.

Kişr ve öz, her ikisi de, şeriatın cüzlerindendir. Muhkem ve müteşabih, kabuğun ve özün ferdlerindendir.

Zahir âlimleri, şeriatın kabuğu ile yetindiler.

Ulema-i rasihun ise; öz ile kabuk beynini (arasını) cem edip suretin ve hakikatin bir araya gelmesinden bol hazza nâil oldular.

Şeriatın şöyle tasavvur edilmesi gerekir: Suretten ve hakikatten mürekkeb olan bir şahıs..

Bir cemaat, şeriâtın suretine taalluk ettiler ve ona düşkün oldular; hakikatini dahi inkâr ettiler. Kendilerine bir şeyh de tanıtılmadı ki; ona iktida etsinler (tâbi olsunlar). Hidâye ve Bezdevi (Hidâye bir fıkıh kitabı, Bezdevî bir fâkih âlim) başka.. Bu cemaat, ulema-ı kışrdır (kabuk âlimleri).

Bunların dışında bir cemaat ise; şeriatın hakikatına meftun oldular. Lâkin, onu şeriatın hakikati olarak itikad etmediler. Sandılar ki; Şeriat, yalnız surete ve kışra inhisar etmiştir. Lübbü (özü) ve hakikati, ötesinde tasavvur ettiler.

Bununla beraber, şeriat hükümlerini yerine getirmekten imtina etmediler. Kıl kadar ona muhalif davranmadılar. Şeriatın suretini zayi etmediler.

Şeriat hükümlerinden bir hükmü terk edeni dahi, battal ve dalâlette saydılar. İşbu kullar, Yüce Sultan Allah'ın velî kullarıdır. Allah-ü Teâlâ'dan başkasına karşı Sübhan Allah'ın muhabbeti ile kapanmışlardır.

Bu anlatılanlardan başka bir cemaat var ki: Şeriatı, suretten ve hakikatten mürekkeb (terkib edilmiş, birleşik) itikad etmişlerdir. Yakîn getirmişlerdir ki o: Kışrın ve lübbün (kabuğun ve özün) mecmûudur. Şeriat suretinin husulü, hakikat tahsili olmadan, bunlar katında itibar makamından düşüktür. Suretin isbatı olmadan, hakikatinin husulü dahi, tam değildir. Hakikatin sübutu olmadan, husulün suretini dahi, necatî mucîb (kurtuluş vesilesi, kurtuluşu gerektirecek) olan İslâm'dan saymazlar. [Bu Mektûbat önce Frasçadan Arapçaya, sonra da Arapçadan Türkçeye çevrilmiş olduğundan, bazı araştırmacılar orijinal Farsça metni de delil göstererek, mektuplar Farsçadan Arapçaya çevrilirken bu cümlenin sehven hatalı çevrildiğini, doğru çevirinin ise şu şekilde olduğunu söylemektedirler: "Şeriatın hakikati olmaksızın suretinin gerçekleştirilmesini de İslam’dan bilir ve kurtuluş sağlayıcı (necât-bahş) olarak görürler."] Tıpkı: Zahir ulemanın hali ve âvam müminlerin durumu gibi..

Suretin sübutu olmadan, hakikatin husulünü muhalât (mümkün olmayan, muhâl şeyler) cümlesinden tasavvur ederler. Böyle bir şeye kâil olanı dahi:

– Zındık ve dalâlette.. Diye isimlendirirler.

***

Hulâsa: Bu büyüklerin katında, surî (surete ait, zâhiri) ve mânevi kemalât, kemalât-ı şer'iyeye inhisar etmiştir.

Yakîne dayalı ilimler ve marifetler ise; ehl-i sünnet vel-cemaatın reyleri ile sabit olan akâid-i kelâmiyeye kalmıştır.

Bunlar katında, mes'ele-i kelâmiyeden bir meseleye, bin şühud ve müşahede müsavi olmaz. Yani: Yüce Hakkın tenzihleri hakkında..

Şeriat hükümlerinden bir hükme muhalif olan hal, vecd, mevacid, tecelli ve zuhurları yarım arpaya dahi almazlar. Hatta, bu misilli zuhurları istidraç zannı taşıyan cinsten sayarlar.

Bir âyet-i kerime meâli:

– «Onlar, Allah'ın hidayet ettiği kimselerdir; onların hidayetine uy.» (6/90)

Bunlar ulema-i rasihundur.

Muamelenin hakikatına ıttıla bunlara in'am edilmiştir (İşin hakikatını bilme bunlara nimet olarak verilmiştir.

Bunları, şeriatın hakikatına ulaştıran; şer'î edeplere riâyetleridir. Amma ikinci anlatılan fırka böyle değildir.

Zira onlar, her ne kadar hakikata müteveccih, ona meftun olmuşlarsa da; o hakikati şeriatın ötesinde sanıp şeriatı dahi onun kışrı (kabuğu) tasavvur ettiklerinden, zarurî olarak o hakikatin zıllarından bir zılla tenezzül etmişlerdir (... gölgelerinden bir gölge ile alçakta kalmaya râzı olmuşlardır). Bu muamelenin hakikatına vusul yolu bulamamışlardır. Bunun için velâyetleri zıllî, kurbiyetleri de sıfatîdir. Amma Rasihun ulema bunlara benzemez.

Zira, bunların velâyetleri aslîdir. Bunlar, asıllara ulaşma yolunu bulmuşlardır. Tamamı ile zılâl perdelerini de aşmışlardır. Hiç şüphe edilmeye ki: Bunların velâyeti, enbiyânın velâyetidir. Amma öbür velilerin velâyetleri, enbiyâ velâyetinin zıllıdır.

***

Bu Fakir, müteşabihatın tevilinde çekimserim. Bir müddetten beri onları Sübhan Hakkın ilmine bırakmışım. Ona iman dışında, rasihun ulemaya ondan bir nasip vermiyorum.

Ulema-i sofiyyenin beyan ettikleri tevilâtı ise; o müteşabihat şanına lâyık ve münasip görmüyorum.

Örtülmesi kabil olan sırlar için tevilât dahi görmüyorum. Burada Ayn-ül-Kuzat'ın yaptığı tevili misal olarak alabiliriz. Şöyle dedi:

– ELİF LÂM MİM için murad olan mânâ şudur ki: Aşk ve muhabbet için elem lâzımdır.

Ve.. daha buna benzeyen şeyler..

Ancak.. Allah-ü Teâlâ, sırf fazlı ile, müteşabihat tevilatından bir nefes izhâr eylediği, o umman denizden bir cetvel (su yolu) yol açtığı, onu bu Miskin'in arzına (toprağına) uzattığı zaman bildim ki: Rasihun ulemanın, aynı şekilde o tevilâttan bolca nasibi vardır.

Bir âyet-i kerime meâli:

– «Allah'a hamd olsun ki: Bizi buna hidayet etti. Allah bize hidayet etmeseydi; biz buna kavuşamazdık. Rabbımızın resulleri gerçeği getirdi.» (7/43)

***

Yazılı taleb edilen rüyâların tabirini, hazır bulunduğumuz zamânâ bırakalım; o makule şeyden bir şey yazmayalım.

Ne yapalım ki, kalem başka maarifin yazılmasına kaydı. Onun gayrı muameleyi istikbale attım. Ki bunların yazılması daha yerinde oldu. Bunun için müsamahanızı dilerim.

Selâm size ve hidâyete tâbi olanlara..

Mutâbaât-ı Mustafa'yı bırakmayanlara..

Âline ve kardeşlerine salâtlar ve üstün selâmlar.


Hakîkat Kitâbevi Tercümesi