MEVZUU:
Cezbe, sülûk ve bu iki makama münasip maârif beyanındadır.
NOT:
İMAMI RABBANİ Hz. bu mektubu, Meyan Gulam Muhammed'e yazmıştır.
***
Rahman Rahim Allah'ın adı ile.. Bir âyet-i kerime meali:
– «Allah'a hamd olsun ki: Bunu bize hidayet etti. Allah bize hidayet etmeseydi; biz buna kavuşamazdık. Rabbimizin resulleri gerçeği getirdi.» (7/43)
Allah-ü Teâlâ, onları, (yani: Resulleri) en faziletlileri ve en kemâllileri ile hatmeyledi.. Bu dahi o Muhammed'dir ki: Sadâkati getirdi.
Sübhan Allah'ın salâvâtı, bereketleri ona ve diğerlerine.. Kezâ, kıyamet gününe kadar onlara tâbi olanların tümüne..
***
Talipleri görmekteyim ki: Uzun sülûk yolunu, üstün matlabı: düşük himmet, hasis fıtrat, kâmil mükemmel şeyh sohbetinin olmayışı sebebi ile kısa tarikat ve düşük maksad menzilesine indirmektedirler. Tarikatta, hakir olsun; tehlikeli olsun kolaylarına ne giderse onunla kanaat etmektedirler.
Bu yaptıklarını da bir maksad sayarlar; bu maksadın husulü ile, kendilerini kâmillerden zannederler.
Fıtratlarının hissetinden (alçaklığından), muhayyile kuvvelerinin istilâsından olacak; kendi nakıs hallerini; vâsıl olan kâmil zatların, işlerinin tamamından (kavuştukları yüksek makamlar) ve seyirlerinin nihayeti şânında yaptıkları beyanla anlattıkları hallerine mutabık düşürmeye çalışırlar.
Bir mısra:
Oldu fare, dünyada deve..
Bunlar, bahr-i muhit (okyanus) yerine bir damla ile yetinirler; belki de damlanın sureti ile.. Yine onlar, Bahr-i Umman (Umman Denizi) yerine bir sıçrıntı ile yetinirler; belki de o sıçrıntının sureti ile..
Misâli olanı, gayr-ı misâli olarak tasavvur ederler.
Keyfiyetten münezzeh olan yerine, keyfiyeti olanla teskin olurlar.
Misâli olanı dahi, lâmislî olan hayal ederler. Böylece, lâmisli yerine; misli ile kanarlar.
Lâmisli olana taklid yollu iman ve itikad eden cemaatın (ehl-i tarik olmayan diğer âvam mü'minlerin) halleri, bu taliplerden daha faziletlidir. Zira bunlar (bu talipler): Sülûklerini tamam etmemiş, serapla yetinen susamış kimseler gibidirler. Yani: Mertebelerde..
Hak olanla batıl arasında çok fark vardır; kezâ isabetli ile hatalı arasında dahi aynı şekilde fark vardır.
Kusurlu ve esas matluptan yana kesik kalan taliplere yazıklar olsun. Ki bunlar: Muhdesi (sonradan olanı) kadim zanneder; misalîyi dahi lâmisali sanırlar.
Eğer keşifte hata dolayısı ile mâzur olmasalardı; bu hata ve galat dolayısı ile muâheze olunurlardı.
Bir âyet-i kerime meali:
– «Rabbımız, yanılır ve unutursak bizi muâheze eyleme.» (2/236)
Yukarıda anlatılan mânâ üzerine şöyle bir misal verebiliriz:
Bir şahıs vardır; Kâbe'ye talib olur, tam bir şevkle o tarafa doğru yola çıkar. Yol esnasında karşısına Kâbe'ye benzeyen bir bina çıkar. Sureta ona benzediği için; onu Kâbe olarak hayal eder ve orada itikâfa girer.
Bundan başka bir şahıs ise.. Kâbe'nin özelliklerini biliyor. Bu bilgiyi oraya gitmiş olanlardan almıştır. Ona karşı olan bu bilgisinden ötürü, Kâbe'nin varlığını da tasdik eder.
Üstte anlatılan ikinci şahıs, her ne kadar Kâbe talebi uğrunda bir adım atmamış ise de, Kâbe'den başkasını dahi Kâbe diye itikad etmemiştir. Kâbe'yi tasdikinde dahi doğrudur. İşbu sebeplerden ötürüdür ki: Hâli daha önce anlatılan hatalıdan faziletlidir.
Evet.. Matluba vâsıl olmayan bir talib, matlub olmayanı matlub olarak itikad etmedikçe; hali, kademini matlub yoluna atmayan haklı (doğru yoldaki) mukallidden daha faziletlidir. Çünkü o: Matlubu tasdik etmekle beraber, umumî mânâda olsa dahi, matlub yolunda mesafe kat etmektedir. Dolayısı ile, kendisine meziyet tahakkuk etmiştir.
***
O zümreden olarak; yine bir başka taife kendilerini bu kemâl ve hayal, ayrıca vehmî sayılan visal ile kendilerine şeyhlik dayanağı bulur ve halkı davet işine girişirler. Kendi noksanları sebebi ile, kemalât için istidad sahibi olanlardan pek çoğunu zâyi ederler. Sohbetlerinin soğuk şumluğu ile, taliplerin talep hararetini izâle ederler. Kendilerinin dalâleti yetmezmiş gibi, başkalarını da dalâlete sürüklerler; kendilerini zâyi ettikleri yetmezmiş gibi, başkalarını da zâyi ederler.
Bu kemalât hayali, visal tevehhümü; salik olmayan meczuplarda vâsıl olmayan salik meczuplardan daha çok vardır. Çünkü, müptedi ile müntehi, cezbenin suretinde birbirine benzerler; zahire göre aşk ve muhabbette müsavi durumdadırlar; isterse hakikatte aralarında bir münasebet bulunmasın. Bunların halleri birbirine mugayir olup biri diğerinden ayırd edilmiştir.
Bir mısra:
Yerdeki ile arştakinin nisbeti nedir?.
Her ne şey ki bidayette bulunur; o illetlidir ve bir garaza mahmuldür (maksada hamledilir). Amma, intihada (nihâyetde) olan hakla ve hak içindir.
Bu sözlerin tafsili inşaallah yakında anlatılacaktır.
Ayrıca, üstte anlatılan suretteki müşabehet (benzerlik) ve zaruri münasebet anlatılan tahayyüle sebeb olmaktadır.
Bundan başka, Tarikat-ı Nakşibendiye-i Aliyye'de cezbe sülûkten önce geldiği için, anlatılan kısımdan tahayyül ve tevehhüm bu Tarikat-ı Aliyye'nin meczuplarında çok olmaktadır. Zira, onlar, henüz sülûk devleti ile müşerref olmamışlardır.
Onlardan bir başka cemaata ise; takallübler hâsıl olur; halden hale geçmeler meydana gelir. Ama, onlar bunu sanırlar ki: Sülûk menzillerini kat edip seyr-i ilellah mesleklerini dürmektir. Bu takallübatlarla onlar, kendi nefislerini meczup saliklerden sanırlar.
***
Hatıra geldi ki: Cezbe ve sülûk hakikatleri beyanında bazı fıkralar yazayım. Onların birini diğerinden ayırd eden hususiyetin zikri ile, bu iki makam arasındaki farkı beyan edeyim.
Ayrıca, müptedinin cezbesi ile, müntehinin cezbesi arasındaki farkı açıklayayım. Bir de tekmil ve irşad makamının hakikatini açıklayayım.
Bunlardan başka, bu makama münasip ilimleri anlatayım.
Bu mânâda bir âyet-i kerime meâli:
– «Ta ki, hak hak olarak, batıl da batıl (olarak meydana) çıksın; isterse mücrimlere iyi gelmesin..» (8/8)
O Sübhan Zat'ın ihsan ettiği başarı ile işe başladım. Bu yola hidayet eden o Sübhan Zat'tır. O ne güzel Mevlâ ve ne güzel Vekil'dir.
Bu yazılmış olan kısımda, iki maksad, bir hatime vardır.
Birinci maksad, cezbe makamı ile alâkalı maârif beyanındadır.
İkinci maksad, sülûk ile alâkalı işler beyanındadır.
Hatime ise; bazı maarif ve ilimler hakkındadır ki, bunlar. Talipler için çok
menfaatli şeylerdir.
BİRİNCİ MAKSAD
Bilesin ki,
Sülûkü tam olmayan meczuplar (mânevi terakkisini tamamlamamış cezbeliler), her ne kadar kendilerinde kuvvetli cezbe var ise de; erbab-ı kulub* zümresine dahildirler. Amma, hangi tarikattan cezbeli olurlarsa olsunlar; çünkü bunlar için kalb makamını geçip mukallib-i kulub (kalbleri çeviren) ile ittisal (kavuşma), sülûk olmadan ve tezkiye-i nefis etmeden (nefsi temizlemeden) mümkün değildir.
[(*) Erbab-ı kulub: Gönül sâhipleri. Tasavvuf yolunda ilerlerken halleri değişen, her zaman başka türlü olan, bâzan şuurlu, bâzan şuursuz (içerisinde bulundukları mânevî hallere dalıp kendilerini unutan) kimseler. Bunlara İbn-ül-vakt de denir.)]
Bunların cezbeleri kalbi, sevgileri de arızîdir; zatî veya asli değildir.
Bu makamda, nefis ruhla imtizaç etmiştir; bu muamelede nûr dahi zulmet ile karışmıştır. Dolayısı ile, kalb makamının darlığından bütünüyle çıkıp mukallib-i kulub ile ittisal tasavvur edilemez.
Matlub tarafına ruhun incizab (çekikme) husulü, matluba teveccüh için ruhun nefisten halâsı tasavvur edilemez. Keza, nefsin ruhtan kopup ubudiyet makamına nüzulü dahi öyledir (Kalb makâmından kurtulmak ve kalbin sâhibine kavuşmak ve rûhun aranılana çekilmesi, rûh nefsden kurtulup aranılana dönmedikçe ve nefs rûhdan ayrılarak kulluk makâmına inmedikçe, olamaz. / HAKİKAT Yayınevi Tercümesi).
Ve; bu ikisi bir arada bulunduğu süre, hakikatta halis ruhî incizap tasavvur edilemez. Çünkü; hakikat-ı camia-i kalbiye kâim müstahkemdir (ayakta sağlamdır).
Ruhun, nefisten halâsı ancak şu şekilde tasavvur edilir: Sülûk menzillerini kat edip seyr-i ilelah mesleklerini dürüp geçtikten ve seyr-i fillahta tahakkuk ettikten sonra.. Belki de, cemden sonra fark makamının husulünden sonradır. Bu cem dahi, seyr-i anillah ve billah ile alâkalıdır.
Bir şiir:
Her güçsüz erkek de merd-i meydan mıdır?
Yahut her mülkü olan Süleyman mıdır?.
***
Üstte anlatılan mânâdan, mübtedinin cezbesi ile müntehinin cezbesi arasındaki fark zahir olmaktadır.
Erbab-ı kulubdan olan meczupların şühudu ise; kesret hicabının (çokluk perdesinin) arkasındadır. Bu mânâ, onların, ister malumu olsun; isterse olmasın. Bu durumda onların müşahedesi, ancak ruhlar âlemidir. Bu ruh dahi, letafette, ihatada ve sereyanda (kuşatmada ve sirayet etmede, yayılmada) yaratıcısına benzer. Bu mânâda buyurulan bir hadis-i şerif şöyledir:
– «Allah-ü Teâlâ, Âdem'i kendi sureti üzerine yarattı.»
İşbu münasebetten ötürüdür ki: Ruhun müşahedesini, Yüce ve Mukaddes Hakkın müşahedesi sanırlar. İhata, sereyan, kurb ve maiyetin (kuşatma, sirâyet, yakınlık ve birlikteliğin) durumu dahi bu kıyas üzeredir.
Salikin nazarı, üst makama, üstün de üstü olan makama geçemez. Kendi makamlarının üstündeki makam, ruh makamıdır. Dolayısı ile, onların nazarı, ruh makamından yukarıya aşamaz; müşahede ettikleri dahi, ruhtan başka değildir. Ruh makamının üstüne nazar, ruh makamına vâsıl olmaya bağlıdır.
Muhabbet ve incizab hali ise; şühud hali gibidir.
Sübhan Hakkın müşahedesi, hatta muhabbeti ve ona incizap, fenâ halinin husulüne bağlıdır. İşbu fenâ ise; şu cümle ile anlatılır:
– Seyr-i ilellahın nihayeti..
Bir şiir:
O ki bulmaz fenâ Mevlâsı sevgisinde;
Nasipsizdir onun kibriyası izinde..
***
Bu makama, şuhud ıtlakı (görme, şahid olma söylemi), ibare meydanının (ifade sahasının) darlığındandır. Halbuki, bu büyüklerin muamelesinin, şühud ötesinin dahi ötesinde olduğu bilinmektedir. Nitekim, bunların maksadı dahi, lâmislî ve lâkeyfîdir. Aynı şekilde, ittisalleri dahi lâmislî ve lâkeyfidir. Mislî olan için, lâmisalî olana yol yoktur. Zira: Sultanın ihsanlarını, ancak onun uygun gördükleri taşıyabilir.
***
Bir şiir:
Vardır nasın Rabb'ının cânı ile nâsın;
İttisali. Yoktur yeri şeklin kıyasın..
(İnsanın Rabbi, insanın cânı ile birliktedir;
Lâkin bu, şeklin ve kıyasın ötesindedir.)
***
Sübhan Hakkın ihatası, sereyanı, maiyeti; işin nihayetine vâsıl olan sülûk erbabı muhakkıklar katında tümüyle ilmîdir. Bunlar ehl-i hak ulemasının kavline de muvafıktır (sözlerine de uygundur). Allah-ü Teâlâ, onların çalışmalarını şükrana lâyık eylesin. Zatî olan yakınlık ve emsali için ise verilen hüküm: Onlara göre; bir husulün olmayışı ve uzaklıktır.
Mukarrebun (Yakınlaşmış olanlar - Takva ve ubudiyyet ile evliya derecesine gelmiş, Cenab-ı Hakk'ın indinde çok kıymetli ve mübarek büyük) olan zatlar, yakınlık hükmü vermezler. Bu mânâdan olarak, büyüklerden biri şöyle dedi:
"– Bir kimse, derse ki:
– Ben, yakınım..
O uzaktır. Yine bir kimse derse ki:
– Ben uzağım..
O dahi yakındır. İşte tasavvuf da budur."
***
Tevhid-i vücudiye taalluk eden ilmin menşei, muhabbet ve kalbi incizaptır (cezb edilmedir, çekilmedir).
Kalb sahiplerine gelince, bunlarda cezbe yoktur. Bunlar menzilleri, sülûk yolu ile kat ederler. Dolayısı ile, onların bu tevhid-i vücudî ilmi ile münasebetleri yoktur.
Sülûk ile, kalbden bütünüyle mukallib'ül-kuluba teveccüh edenler (kalbleri evirip çevirene yönelenler) dahi o gibi ilimlerden teberri edip (uzaklaşıp) ondan istiğfar ederler.
Meczuplardan bazıları vardır ki; sülûk yoluna girip menzilleri aşıp geçmiş olsalar dahi, ülfet edilmiş (alışmış oldukları) makamdan nazarlarını alamazlar. Daha yukarıya teveccüh etmeye güçleri yetmez. Dolayısı ile, o gibi ilimler, onların eteklerini bırakmaz. O vartadan çıkmaya ve ondan halâs bulmaya dahi güçleri yetmez. Bunun için de, kendilerinde bir zaaf olur; kurb (yakınlık) basamaklarına çıkmak şanında, mukaddes uruc babında bir aksaklık meydana gelir.
Duâ makamında bir âyet-i kerime meali:
– «Rabbımız, bizi ahalisi zalim olan karyeden çıkar. Katından bizim için bir velî (idareci) kıl. Zatından bir yardımcı ihsan eyle.» (4/75)
Matlubun nihayetine vâsıl olmanın alâmeti odur ki: Bu türlü ilimlerden teberri edile (uzaklaşıla).. Her ne kadar tenzihle münasebet artarsa. Yüce Yaratıcı ile bir münasebetin olmayışı o kadar ziyâde olur.
Durum yukarıda anlatıldığı gibi olunca:
– Âlem, yaratıcının aynıdır.
Şeklinde bir itikadın mânâsı kalmaz. Ayrıca:
– Yaratıcı, bu âlemi bizzat kuşatmıştır.
Zannına dahi yer yoktur. Toprak kim, Rabb'ül-erbab kim?.
***
BİR MARİFET..
Hâce Bahaeddin Nakşibend Hazretleri şöyle dedi:
– Biz, nihayeti bidayete derc ediyoruz.
Bu ibarenin mânâsı şu demeğe gelir:
– O incizab (çekilme) ve muhabbet ki, müntehilere işin sonunda müyesser olur; işte o incizap ve muhabbettir ki; bu tarikatta işin bidayetinde (başlangıcında) hâsıl olur.
Çünkü, müntehinin incizabı ruhîdir; müptedinin incizabı ise.. kalbi cezbedir (çekilmedir). Bu mânâdan bakılınca, kalb ruh ile nefis arasında bir berzahtır. Kalbî cezbenin zımnında (bağlı olarak, dolayısı ile, paralelinde), ruhî cezbe dahi hâsıl olur.
Bu derc edilme durumunun bu tarikata mahsus olması; halbuki o, bütün cezbelerde hâsıl olur; şu mânâyı mebnidir:
Bu tarikatın büyükleri, bu mânânın husulü için, hususi bir tarikat vâz etmişlerdir. Bu matlaba (taleb edilene, istenilene) vüsul için, hususî bir meslek tayin etmişlerdir. Dolayısı ile, bu mânânın başkalarına olması, bir rastlantıdır; bu hususta onların bir yol tutucu olmaları yoktur (Böyle bir usüle sahip değillerdir).
Bundan başka, bu büyükler için, cezbe makamında öyle bir has şan vardır ki bu, onlardan başkalarına yoktur; meğer ki nadirattan ola (yani seyrek de olsa).. Bu mânâ icabı olarak, bu makamda bazılarına sülûk menzillerini kat etmeden; erbab-ı sülûkün fenâsına ve bekâsına benzeyen fenâ ve bekâ hâsıl olur. Yine bunlara tekmil (başkalarını kemâle erdirme) makamından bir meşreb müyesser olur ki; seyr-i anillah billaha benzer. Bununla da, istidadlı olanlar terbiye edilir. Bu bahsin tahkiki, inşaallah yakında gelecektir.
[Seyr-i anillah-i billah ve seyr-i fil-eşyâ (yâni velînin geri döndükten sonra yol gösterip eşyânın bilgilerine tekrar vâkıf olması) başkalarını irşâd edip kemâle getirmek içindir. (Muhammed Bâki-billah) - Rücû - İrşâd için geri dönüş]
Burada, bilinmesi gereken bir incelik vardır. Şöyle ki:
Ruh için, bedenle olan taallukundan evvel, esas maksuda bir mikdar teveccüh vardı. Ama, bu bedenle taallukundan sonra, o teveccüh kendisinden zâil oldu.
İşte bu Silsile-i Aliyye'nin büyükleri, o teveccühün zuhuru için, bir tarikat vâz ettiler. Amma, ruh bedenle alâkalı olduğu için; o teveccüh, kalbe intikal etti. Dolayısı ile bunda (vâz edilen tarikatta) onlara kalbî teveccüh hâsıl olmaktadır ki bu, nefsin ve ruhun teveccühünü camidir.
Hiç şüphe edilmeye ki: Ruhî teveccüh, kalbî teveccühe derc edilmiştir. Amma ruhi teveccüh, müntehilerde olur. Ki bu; ruhun fenâ bulup Hakkanî vücud ile bekâ bulmasından sonradır. Bunun için de şu tabir kullanılır:
– Bekâbillah..
Teveccüh-ü kalbî zımnında bulunan teveccüh-ü ruhî; veya şu tabiri kullanalım: Bedenle taallukundan önce ruhun teveccühüdür ki; ruhun varlığı mevcud iken bir teveccühtür. Ki ona, asla fenâ durumu düşmemiştir.
Ruhun teveccühü ile ruhun varlığının mevcudiyetinde olan teveccüh arasında ve fenâ bulduktan sonraki teveccüh arasında çok fark vardır.
Derc edilmiş olan ruhî teveccühe:
– Nihâyet..
Tabiri kullanılması, ancak onun şu teveccühü itibarı iledir ki: Nihayette yalnız o kalır.
– Nihayetin bidayete derc edilmesi..
Tabirinden murad ise; nihayet suretinin, bidayet suretine derc edilmesidir: amma hakikatinin değil.. Zira, hakikatin bidayete derc edilmesi muhaldir. Bu mânâdan olarak, mümkündür ki:
– Suret..
Lafzının kullanılmaması, bu tarikatı taleb edenleri teşvik için ola.. Gerçek olan, Allah-ü Teâlâ'nın yardımı ile yaptığım bu tahkikattır.
***
O sabikun zümresi ki, onların incizabı (çekilmesi), bir amel ve çalışma olmadan; belki de bir teveccüh ve huzur iledir. Bu dahi aynı şekilde kalbi incizaptır. Ruhun, önceki teveccühünden bir eserdir. Zira o teveccüh, beden ile taallukundan ötürü, tamamen zail olmamıştır.
O sabık teveccühün zuhuru için, çalışıp çabalamak, ancak o cemaat içindir ki: Bu taalluk sebebi ile önceki teveccühü unutmuşlardır. Bu durumda çalışmak önceki teveccüh için ayıktırmak ve o kaybolup giden devleti hatırlatmaktır.
Sabık teveccühü unutanların istidadı, anlatılan öbür sabıkların istidadından daha latiftir.
Zira, sabık teveccühü tamamı ile unutmak; kendisine teveccüh edilene yapılan teveccühten ve onda fenâ bulmaktan bilfiil haber vermektedir. Ama, sabık teveccühün unutulmasının olmayışı böyle değildir.
Bu babda asıl söz şudur: O sabikun ki; bu teveccüh külliyetlerine şümul ve ona sereyan yolu ile kendilerine hâsıl olur. Bu mânâda, bedenleri dahi, ruhlarının hükmünü alır. Nitekim, murad olan mahcupların şanı dahi budur.
Mahbubların şümulü ile, sabıkların şümulü arasındaki fark: Bir şeyin hakikati ile sureti arasındaki fark gibidir. Nitekim bu mânâ, erbabına malumdur.
Evet; bu çeşit şümul, muhiblerde (sevenlerde), vâsıllarda, kâmil müridlerde de tahakkuk etmiştir. Lâkin bu: Onlarda daimî değildir. Asıl daimî teveccüh, ancak mahbupların (sevilenlerin) hususiyetleri arasındadır.
[Sâbıkların çekilmeleri “kaddesallahü teâlâ esrârehüm”, çalışmakla, uğraşmakla değildir. Rehberin teveccühü ve huzûru iledir. Onlarınki de, kalbin çekilmesidir. Rûhun bedene gelmeden önce olan teveccühünden de, biraz kalmıştır.
Rûhun bedene gelmeden önceki teveccühünün meydâna çıkması için uğraşmak, bedene gelince, teveccühü unutanlar için lâzımdır. Çalışmaları, sanki önceki teveccühü hâtırlatmak içindir. O kaçırılmış olan ni’meti bulmak içindir.
Eski teveccühü unutanlar, adı geçen sâbıklardan dahâ latîf yaradılışlıdırlar.
Çün ki eski teveccühün hepsini unutmak, teveccühün tâm olduğunu ve onda yok olmuş olduğunu gösterir. Teveccühü unutmamak, böyle değildir.
Böyle olmakla berâber, sâbıkların teveccühleri, bütün varlıklarına yayılmış, işlemiştir. Bedenleri de, rûhları gibi olmuştur. Sevilmiş ve seçilmiş olanlar da böyledir.
Fakat, sevilmişlerdeki yayılış ile sâbıklardaki yayılış, başkadır. Bir şeyin kendisi ile görüntüsünün başka olmaları gibidir. Buna kavuşanlar, böyle olduğunu iyi bilirler.
Evet, kavuşan muhiblerde ve olgunlaşan mürîdlerde de bu yayılış vardır. Fakat, şimşek gibi gelip geçicidir, sürekli değildir. Devâmlı yayılma, ancak sevilmiş olanlar içindir. / HAKİKAT Yayınevi Tercümesi]
***
MARİFET..
Meczuplardan erbab-ı kulub olanlara gelelim.. Yani: Kalb sahiplerine..
Kendilerine, kalb makamında temekkün ve rüsuh (yerleşme ve derinleşme); bu makama münasip bir şekilde marifet ve ayıklık hâsıl olduğu zaman taliplere fayda ulaştırmaya güçleri yeter. Bunların sohbetinde dahi, taliplere incizap ve kalbi muhabbet hâsıl olur. İsterse talipler bunlar tarafından kemal mertebesine yetişemesinler. Zira, kendi nefislerini de henüz kemale ulaştırmamışlardır. Dolayısı ile başkaları için, kemal husulüne vasıta olmaya güçleri yetmez. Bu mânâda şu darb-ı mesel meşhurdur:
– Nakıs olandan kâmil gelmez.
Bu meczupların faydası herhalde, sülûk erbabının faydasından daha ziyadedir. İsterse onlar, sülûk mertebesinin nihayetine varmış olsunlar; kendilerine müntehilerin cezbesi hâsıl olsun. Ne var ki, bunlar, seyr-i anillah billah tariki ile kalb makamına nüzul etmemişlerdir (inmemişlerdir). Çünkü: Dönüşü olmayan müntehi için, tekmil ve ifade mertebesi yoktur. Zira, onun âlemle bir bağlantısı kalmamıştır; hatta âleme teveccühü de kalmamıştır; ki: Faydalı olmaya güç yetirebilsin.
[Seyr-i ilallah, Allahû Teâlâ’nın isimlerinden sâlikin mebde-i teayyünü bulunan
isme kadar olan seyrinden, ilerlemesinden ibârettir.
Seyr-i fillah ise, o isimde ilerlemek demektir. Bu seyr, esmâ, sıfat, şuûn ve
i’tibârâtdan mücerred olmak i’tibâriyle zât-ı ehadiyyete kadar devâm eder.
(Mutasavvıflara göre isim, sıfat, nisbet ve taayyünlerden hiçbiri söz konusu
olmaksızın, bunların varlıkları kesinlikle dikkate alınmaksızın ilâhî zâta ahad
(tek, eşsiz, bir) ismi nisbet edilmiştir; ahadiyyet ise O’nun bu eşsizliğini ve
tekliğini ifade eden bir sıfattır. Ahadiyyet, daha mükemmeli tasavvur edilemeyen
birlik, ezelî ve ebedî tekliktir. Bu mânadaki “bir”i (ahad) bilen de yoktur.
Zira duyularla idrak edilmeyen ve hiçbir sıfatla nitelendirilmeyen bir varlığın
bilinmesi mümkün değildir. “Bilme” bir sübje ve obje ilişkisidir; bu ilişkide
“bilen”, “bilinen” ve “bilme” fiilinin varlığı söz konusudur. Bu ise çokluk
(kesret) demektir ve sözü edilen birlik fikrine aykırıdır. Ahadiyyet
mertebesinde “bilen”, “bilinen” ve “bilme” aynı şey olup bu da zât-ı
ulûhiyyetten ibarettir. Mutasavvıflar bu makamı anlatmak için, “Bir’i ancak
‘bir’ bilir, onu O’ndan başkası bilmez” demişlerdir. DİA)
Açıklamada "seyr-i fillah"da geçen, ALLAH mubârek isminden murâd, bütün isim ve
sıfatları kendinde bulunduran vücûb mertebesidir. Yoksa zât-ı baht [sırf zât-ı
ilâhî] değildir. Zât-ı bahtda seyr, sonun sonunda dahi düşünülemez. Çün ki o
noktaya kavuştuktan sonra, orada hiç duraklamadan geri âleme dönülür ki bu geri
dönüşe Seyr-i anillahi billah denir. Bu bilgiyi ancak sonun sonuna kavuşanlar
bilir. MEBDE' ve ME'AD]
***
Kendisine iktida edilen şeyhe:
– Berzah..
Itlak edilmesi şu itibarladır ki: Kalb makamı olan berzahiyet makamına nüzul etmiş; ruh ve nefis sayılan iki cihetten bol haz almıştır.
Ruh ciheti ile yukarıdan istifade eder. Nefis ciheti ile de, kendinden alt olandan istifade eder. Sonra onda Sübhan Hakka teveccüh ile, halka teveccüh bir araya gelmiştir. O derecede ki bunların biri, diğerine hicap olmaz. İfade ve istifade (faydalı olma ve faydalanma) onun için birlikte olur.
Meşâyihten bazıları da, şeyhin berzahiyeti ile şu mânâyı murad etmiştir:
– Sübhan Hak ile halk arasında bir berzah.. (Yani: Geçit)
Berzah durumunda olan şeyh için de şöyle dediler:
– Tenzih ile teşbih arasını cem eden..
Şu mânâ gizli kalmamalıdır ki: Şu misilli berzahiyet ki, onun binası sekir (mânevi sarhoşluk) üzerine kurulmuştur; binası ayıklık üzerine kurulan meşihat makamına lâyık değildir. Zira, bu makamda onların nefisleri, ruhların nurları galebesine derc edilmiştir; bu derc edilme durumu dahi, sekrin menşei olmuştur.
Berzahiyet makamında ise; nefisten ve ruhtan olan her biri diğerinden ayrılır; tefrik edilir. Zaruri olarak, orada sekre mecal yoktur. Hatta, orada her şey ayıklıktır. Çünkü: Davet makamına münasib olan da budur.
***
Kâmil şeyh berzahiyet makamına indiği zaman, kendisine bu âlemle münasebet hâsıl olur. Yani: Berzahiyet vasıtası ile.. Böylece, kemalâta istidadı olanlara kemalât husulü için sebeb olur.
Mütemekkin meczub, kalb makamında olduğu için; bu âlemle münasebeti vardır. Bunun için, âleme teveccüh etmekte cimrilik etmez. İncizap ve muhabbet hasıl etmiştir; isterse bunlar kalbi olsunlar.
Hiç şüphe edilmeye ki, onun için ifade (faideli olma) yolu da inkişaf eylemiştir.
Hatta şunu da derim ki:
– Mütemekkin meczubun ifade kemmiyeti, rücuu olmuş bulunan müntehinin ifade kemmiyetinden daha ziyadedir. Amma, rücuu olmuş bulunan müntehinin ifade keyfiyeti meczubun ifade keyfiyetinden daha ziyadedir (Yerleşmiş meczubun faydalı olması, nihayete vararak dönmüş olanınkinden daha fazladır. Ancak kalite bakımından durum tam tersinedir).
Rücuu olmuş bulunan müntehi için, her ne kadar âlemle münasebet hâsıl olmuş ise de, lâkin bu münasebet ancak surettedir. Hakikatte o âlemden ayrıdır. Aslın rengine girmiş ve onunla bâkidir, ama meczubun âlemle münasebeti hakikattedir. Kendisi dahi bu âlemin ferdlerindendir. Alemin bâki olduğu şeyle o dahi bâkidir. Bu hakiki münasebet sebebi ile de; zarurî olarak taliplerin ondan istifadesi pek çok olmaktadır. Rücuu olmuş bulunan müntehiden istifadeleri dahi pek az olur. Lâkin, velâyet mertebelerinin faydalı olma kemalâtı müntehilere mahsustur. Bu mânâdan ötürü, hiç şüphe edilmeye ki: Müntehinin ifadesi (faydalı olması) daha tercih edilir.
Hakikatte, himmet ve teveccüh müntehide yoktur. Halbuki meczup himmet ve teveccüh sahibidir. Taliplerin işleri için önayak olur; onları himmet ve teveccühle yükseltir, isterse, kemale ulaştıramasın.
***
Meczuplara gelen nihayet teveccüh odur ki: Daha önce ruha gelmiş idi; ama bunu onlar unutmuştur. Onu, meczup olanlarla sohbet ettikleri için hatırlarlar. İndirac (dahil olma, katılma) yolu ile, ikinci kere kalbi teveccühte hasıl olur. Ama, müntehilerin sohbetinde hâsıl olan öyle değildir. Zira bu: Daha önce mevcud olmayan yeni bir teveccühtür. Bu dahi, ruhun fenâsına kalmıştır. Hatta, Hakkanî vücud ile bekâ bulmasına..
Üstte anlatılan mânâdan anlaşılacağı üzere birinci teveccühün husulü kolaydır. İkinci teveccühün ise; bulunması zordur.
Her ne şey ki, kolaydır; o çoktur. Her ne şey ki, zordur; o dahi azdır.
Üstte anlatılan mânâ icabı olarak şöyle dediler:
– Cezbe cihetinin tahsilinde şeyh vasıta değildir.
Çünkü bu nisbet, onun için başta hâsıl olmaktadır. O, vasıta ile tembihe ve talime muhtaçtır. Dolayısı ile o misilli şeyhe:
– Talim şeyhidir; terbiye şeyhi değildir.
Denmiştir.
Sülûk cihetinde mutlaka, kendisine iktida edilen bir şeyhe ihtiyaç vardır.. Yani: Sülûk menzillerini kat etmek için. (Şeyhin) Terbiyesi orada zaruridir.
***
Kendisine iktida edilen şeyh için yerinde olmaz ki: Misali anlatılan meczuba umumî mânâda icazet vere.. Yani: Mütemekkin meczuba.. Ve onu, tekmil ve meşihat (kemale erdirme ve şeyhlik) makamına oturta..
Çünkü: Bazı taliplerin istidadı cidden yüksektir. En tamam şekilde de kemal ve tekmil için kabiliyetleri vardır. Hali anlatıldığı gibi olan bir talip, öyle bir meczubun eline düşerse; ondaki istidadın zayi olma ihtimali vardır. O kabiliyet dahi ondan zâil olup gidebilir.
Üstte anlatılan mânâ için, bir misal verebiliriz. Meselâ: Bir yer vardır. Onda buğday ekilmesine tam bir kabiliyet vardır. Şayet oraya güzel bir buğday tohumu ekilir ise; istidadına göre, yeni taze buğday verir. Amma oraya güzel buğday yerine, düşük vasıflı buğday tohumu yahut, nohut tohumu ekilirse; bitki vermesi şöyle dursun; o kabiliyet dahi zayi olup gider..
***
Şayet kendisine iktida edilen şeyh, o mütemekkin meczuba icazet verip ruhsat etmekte bir yarar görür ise; faydalı olmakta bir yarar bulur ise; onun faydalı olmasını ve icazetini kayda bağlaması gerekir.
Meselâ: Kendisinden faydalanmak için yoluna bir talip çıkarsa; onun istidadını zayi etmemeli ve sohbeti ile onu boşa gidermemelidir.
Öyle bir riyasete geçtiği için, halkın da kendisine iktidası (uyması, tâbi olması) sebebi ile nefsi tuğyan etmemelidir. Zira, henüz kendisinden nefsanî heva zâil olmamıştır. Çünkü: (Onda) Nefsin tezkiyesi yoktur.
Şayet bilirse ki: Talibin kendisinden istifade etmesi son bulup kendisinin ona faydalı olması dahi nihayete ermiştir; talibin istidadında dahi yükselmeye kabiliyet vardır, bu mânâyı ona açıklaması gerekir. İşini, başka şeyhte tamamlaması için, ona izin vermelidir, müntehi olduğunu açıklamamalıdır ki: insanların yolunu kesen durumuna düşmeye.. Yani: Bu hile ile..
Hasılı, kendisine iktida edilen şeyh o meczub-u mütemekkine bu misilli şartları hatırlatmalı; onun haline vaktine münasip bildiği şeyleri bildirmelidir.
Anlatıldığı mânâda tam bir vasiyet ettikten sonra, ona izin vermelidir.
Rücu'u olan müntehinin, faydalı olup kemale erdirmesinde üstte anlatılanın benzeri kayıtlara ihtiyaç yoktur. Zira onun camiiyet durumu sebebi ile, bütün tarikatlar ve istidadlarla münasebeti vardır. Böyle olunca, mümkündür ki: Her şahıs, istidadı ve münasebeti kadar ondan faydalana.. Eğer sür'atle almakta ve ağır almakta bir değişiklik var ise; bu dahi kendisine iktida edilen şeyhin sohbetindeki kuvvet ve zayıf münasebette tasavvur edilir. Ama, ondan faydalı olmaya geçmekte, asıl olarak herkes müsavidir (Müridin faydalanma derecesi; kendi kaabiliyetine ve münasebetine bağlıdır. Mürşidin faydalı olma derecesi ise herkes için eşittir.).
***
Kendisine iktida edilen şeyh, talibe faydalı olduğu sırada, Sübhan Hakka iltica edip onun sağlam bağına yapışmalıdır. Yani: Bu şöhret zımnında Sübhan Hakkın mekrinden korktuğu için... Hatta ona uygun düşer ki: Bütün işlerde, Sübhan Hakka iltica etmekten ayrılmaya. Bu işler, vakitlerin hepsinde, Sübhan Allah'ın kendisine ihsan ettikleridir.
Yalnız o iş için değil; bütün hallerde ve fiillerde Allah-ü Teâlâ'ya ilticayı devam ettirmelidir.
Bir âyet-i kerime meali:
– «Bu, Allah'ın fazlıdır; onu dilediğine verir. Ve Allah, büyük fazlın sahibidir.» (62/4)
***
İKİNCİ MAKSAD
Bu, sülûk beyanındadır.
Bilesin ki, bir talip sülûk yolu ile üste teveccüh ettikte; terbiyesine verilen isme ulaştığı ve onda istihlâke vardığı, onda fenâ bulduğu zaman; kendisine fenâ ıtlakı sahih olur. O isimde bekâ bulduğu zaman dahi, ona bekâ ıtlâkı kabul edilir.
İşbu fenâ ve bekâ ile, velâyet mertebelerinin ilki ile müşerref olur.
Lâkin burada sözü açıp tafsil etmek zarureti vardır.
BİR MANADA AÇIKLAMA..
Yüce Mukaddes Hakkın zatından gelen feyz iki çeşittir.
Birinci çeşidi şu hususlara aittir: İcad, ibka (bakileştirme, devamlı kılma), yaratmak, rızık vermek, diriltmek, öldürmek ve.. benzeri işler..
İkinci çeşidi ise; şunlara dairdir: İman, marifet, sair velâyet ve nübüvvet kemalâtı..
Birinci çeşitten olanlar, yalnız sıfatlar vasıtası ile gelir..
İkinci çeşitten olanlar ise; bazıları sıfatların vasıtası, bazıları da şüunat vasıtası ile gelir.
Şüunat (şanlar, haller, keyfiyetler, hâdiseler, vak'alar. İsimlerin zât-ı ilâhîye nisbetleri ve mertebeleri) ile sıfatlar arasında ince bir fark vardır ki; bunlar ancak, evliya arasında Muhammedi meşreb olan bazı teklere açıklanır. Bu hususta konuşan olduğu da bilinmiyor.
Hülâsa: Sıfatlar hariçte, zat üzerine fazladan bir vücud ile mevcuddur.
Şüunat ise; zatta mücerred itibarlardır (soyut özelliklerdir).
Bu bahsi, bir misalle izah edelim. O misal de şudur: Su, tabiî olarak; yukarıdan aşağı iner. Bu, tabii bir fiildir. Şu vehmin itibarını verir ki: Hayat, ilim, kudret, irade onda vardır. Bunun gibi, erbab-ı ilim dahi, ağırlıkları dolayısı ile yukarıdan aşağı inerler. İlimlerinin iktizası budur. Üst cihete teveccüh edemezler.
İlim, hayata tabidir. İrade dahi ilme tabidir. Kudret dahi sabittir.
İrade, güç yetirilen iki şeyin birini tahsisdir (birine rağbettir, yönelmedir).
Anlatılan müsbet itibarlar, yani: Suyun zatında mevhum olarak.. Şüunat menzilesindedirler. Bu itibarların varlığı ile, suyun zatına zâid (bağlı) sıfatlar isbat ederlerse; zâid bir vücudla mevcud sıfatlar menzilesinde olurlar.
Birinci itibara göre su için şöyle denmez:
– Diridir, bilicidir. İrade sahibidir.
Bu isimlerin ona ıtlak edilmesinin sağlam olması için, onda zâid sıfatların bulunması sabit olmalıdır.
Meşâyihten bazılarının ibarelerinde olduğu gibi, suya anlatılan isimlerin ıtlâkı, şüun ve sıfatlar arasında fark olmadığına mebnidir. Anlatılan sıfatların nefyi hükmü dahi, aynı şekilde fark olmadığına mahmuldür (hamledilir).
[Meselâ, su öyle yaratılmıştır ki, yukardan aşağı düşer. Onun bu düşmesi,
kendisinde, hayât, ilim, kudret ve irâde varlığını düşündürür. Çün ki ilim
sâhipleri, ağır oldukları için ve bildikleri için yukardan aşağı inerler.
Yukarıya bakmazlar. İlim ise, diri olanda bulunur. İrâde, ilme bağlı olur.
Kudretin de var olması lâzım gelir. Çün ki irâde, gücü yeten iki şeyden birini
seçmektir. Suda bunları düşünmek, şü’ûnlara benzer. Bu şü’ûnlar var iken, suyun
başka sıfatları da olabilir. Bu sıfatlar, sudan ayrı olarak var olur. Yukarıdaki
düşüncelerle, ya’nî şü’ûnlarla, su diridir, âlimdir, kâdirdir ve dileyicidir
denilemez. Bunları söyleyebilmek için, ayrıca sıfatların bulunması lâzımdır.
Âlimlerden birkaçı, su için bu isimleri söylemişler ise de, sözleri, şü’ûn ile
sıfatları birbirlerinden ayıramadıkları için olmuştur. Sıfatların yokluğunu
söyleyenler de, bu ikisini ayıramayanlardır. HAKİKAT Yayınevi Tercümesi]
Şüun ve sıfatlar arasında bir başka fark dahi şudur: Şüun makamı, şan sahibine
dönüktür; ama sıfat makamı böyle değildir.
***
Allah'ın Resulü Muhammed (ﷺ) onun kademi üzere olan evliya.. İşte bunlara ikinci feyzin ulaşması, şüunat vasıtası iledir.
Sair peygamberlere ve onların kademinde olan velilere ise; bu feyzin hatta ilk feyzin ulaşması sıfatlar vasıtası iledir.
Derim ki:
– Resulûllah (ﷺ) efendimizin terbiyesine gelen isim, ikinci feyzin ona geliş
vasıtası ilim şe'ninin zıllıdır (gölgesidir). Bu şe'n, bütün şuunu (şe'nleri)
câmidir; hem icmâlî olanı, hem de tafsilî olanı.. Lâkin, ilim şe'ninin ona
şümulü itibarı ile.. Yani: Bizzat değil..
(Şe'n: Bir şeyin hususiyetinin fiilî tezâhürü, neticesi ve eseri. Halk
'yaratmak' bir fiildir. Hâlık 'yaratıcı' isimdir. Hâlıkiyet 'yaratıcılık' ise
şe’ndir.)
***
Bilinmesi gerekir ki, bu kabiliyet, her ne kadar zat ile ilim şe'ni arasında bir berzah ise de; lâkin onun bir ciheti lâlevnî (renksiz) ki bu: Zat cihetidir, onun için levnî (rengi bulunan) berzahta zuhura gelmez. Dolayısı ile bu berzah, diğer cihetin rengine girmiştir; bu dahi ilim şe'nidir. Şüphesiz, bu sebepten ötürü, onun için:
– Bu şe'nin zıllıdır (gölgesidir).
Dedik.
Keza, bir şeyin zıllı o şeyin zuhurundan ibarettir. İsterse bir benzer ve bir misâl olsun.. Yani: İkinci mertebede..
Berzahın husulü, iki tarafın husulünden sonra olduğu için; şüphesiz mükâşefe zamanında bu berzah o şe'nin altında inkişaf etmektedir. Zarurî olarak, bu zuhur itibarı ile zıll ıtlakı münasip gelmiştir.
***
Resulûllah (ﷺ) efendimizin kademinde olan evliyadan bir taifenin terbiyesine gelen isimler ise; bu kabiliyet-i camiiyenin zılâlidir (toplu kabiliyetin gölgeleridir). O mücmel zıllın tafsilleri gibidirler (O öz, muhtasar gölgenin ayrıntıları gibidirler) .
Sâir peygamberlerin terbiyesine gelen isimler, birinci ve ikinci feyzin kendilerine ulaşmasına vasıta, mevcud zâid sıfatlarla zatın ittisaf ((ilave sıfatlarla zâtın sıfatlanma) kabiliyetleridir.
Onların kademlerinde olan evliyadan bir taifenin terbiyesine uyanlar ise; yani: Birinci ve ikinci feyzin gelmesi hakkında.. sıfattır.
Resulûllah (ﷺ) efendimize birinci feyzin gelmesinde vasıta, bütün sıfatlarla zatın ittisaf (sıfatlanma) kabiliyetidir Sair peygamberlere feyizlerin gelmesine vesileler durumunda bulunan kabiliyetler, bu kabiliyet-i camianın zılâli (gölgeleri) gibidirler. Bu mücmel olan toplu mânâ için, tafsiller gibidirler.
Resulûllah (ﷺ) efendimizin kademinde olan bir başka taifeye feyzin ulaşması ise; bir başka durumda olup sıfatlar halindedir.
Muhammedî meşreb olanlara; birinci feyzin ulaşması için vesile olanlar ile, ikinci feyzin ulaşması vasıtaları arasında mugayeret (farklılık) vardır. Ama, bunlardan başkaları için durum böyle değildir. Onlar için her iki feyzin vasıtası da aynıdır.
Resulûllah (ﷺ) efendimizin terbiyesinde olan mânâyı; bazı meşayih, ittisaf kabiliyetine inhisar ettirdi (sıfatlanma yeteneğine mahsus kıldı). Bunun menşei dahi şüun ve sıfat arasında fark olmayışıdır. Hatta şüun makamlarına ilim dahi olmayacak..
Hakkı yerine getiren Allah'tır. Bu yola hidayet eden de odur.
Burada şu mânâ tahakkuk etmiş oldu ki: Resulûllah (ﷺ) efendimizin terbiyesindeki Rablar Rabbıdır; şüun makamında ve sıfatlar yerinde.. Hem de her iki feyzin ulaşmasında..
Şu dahi bilinmiş oldu ki: Resulûllah (ﷺ) efendimizin velâyet kemalâtı mertebelerinin feyiz vusulünün; zattan gelişinde zâid bir şeyin tavassutu yoktur (fazladan bir şeyin vasıta oluşu yoktur) . Zira şüun, zatın aynıdır. Onda ziyadelik itibarı, aklın kabul edemeyeceği cinstendir.
Anlatılan mânâdan ötürüdür ki: Zati tecelli, Resulûllah (ﷺ) efendimize mahsustur.
Resulûllah (ﷺ) efendimizin kâmil mânâda tâbileri; feyzi onun yolundan aldıkları için, onlara dahi bu makamdan nasib vardır.
Diğerlerine gelince, onlara feyzin ulaşması için; arada sıfat vasıta olmuştur. Sıfat dahi, fazladan bir varlıkla mevcut olduğundan: arada sağlam bir kale duvarı meydana gelmiştir. Dolayısı ile, onların mütaayyini (ortaya çıkanı, görüneni) sıfatlara bağlı tecellilerdir.
***
Şunun bilinmesi gerekir ki: Kabiliyet-i ittisaf (vasıflanma yeteneği), her ne kadar itibari olsa da; zâid (ziyade olarak) bir vücudu yoktur. Sıfatlar ise; ittisaf kabiliyetleri olmadan mevcud olmuştur. Ama, kabiliyetler, zât ile sıfat arasında, hatta şüun ile sıfatlar arasında berzahlar (geçitler) gibi olduklarından, iki tarafın rengini almak dahi, berzahın şânı olduğundan; kabiliyetler de, sıfatların rengini aldı ve hâil (mânia, engel) olma durumu hâsıl oldu.
Bir şiir:
Dostun az ayrılığının azlığı yoktur;
Göze gelen kıl yarım dahi olsa çoktur..
***
Bu beyandan anlaşıldı ki: Yüce Mukaddes Zat hicapsızdır; şühudî tecelliye münâfi değildir; lâkin vücudî tecelliye münâfidir.
Anlatılan mânâ icabı olarak; Resulûllah (ﷺ) efendimize gelen velâyet kemalâtı canibinde hâil yoktur. Ama feyz-i vücudînin vusulünde arada hâil hâsıl olur. Bu dahi, daha önce anlatıldığı gibi, ittisaftır (sıfatlanmadır).
[Yukarıdaki bildirilenlerden anlaşıldı ki, Zât-i Teâlânın perdesiz olarak görünmesi, (Tecellî-i şühûdî)'de olabilir. Fakat (Tecellî-i vücûdî)'de olamaz. Bunun için, Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem”, velâyet kemâllerinin feyzinin gelmesinde hiçbir şey perde olmamaktadır. Vücûdun feyzinin gelmesinde ise, sıfatların Zattaki kâbiliyetleri perde olmaktadır. Bu, yukarda bildirildi. / HAKİKAT Yayınevi Tercümesi]
***
Şöyle bir şey denemez:
– Şüun ve (şüun) kabiliyetleri, aklî itibarlardan olmaları icabı, onlar için zihnî vücud olmak lâzım gelir. Netice olaraktan da, sıfat hicapları haricî olup şüun hicapları dahi ilmîdir.
Biz de bunun için, şöyle deriz:
– Zihnî mevcud, iki haricî mevcud arasında hicab olamaz. Çünkü, harici mevcud hicapları, ancak haricî mevcud olur. Öyle olduğu kabul edilse bile, bazı maarifin husulü ile, ilmi hicabın aradan kalkması mümkündür. Ama haricî olan böyle olamaz; çünkü, onun zevali mümkün değildir.
***
Üstte anlatılan mukaddimeleri bildikten sonra.. Sana malum olsun ki..
Muhammedî meşreb olan salikin:
– S e y r-i i l e l l a h..
Adı verilen son seyri, o şe'n zıllının ismidir ki, kendisinin terbiyesine gelmiştir. Bu isimde fenâ bulduktan sonra; fenâfillah ile müşerref olur. O isimde bekâ bulduğu zaman ise; kendisine bekâbillah müyesser olur.
Anlatılan fenâ ve bekâ, Resulûllah (ﷺ) efendimize mahsus olan velâyet mertebesinin ilkine dahildir. O velâyet sahibi zata salât selâm ve tahiyyet..
Amma bir salik, Muhammedî meşreb olmayınca, bir sıfatın kabiliyetine veya bir sıfatın kendisine ulaşır ki; terbiyesine gelen odur.
Bu isimde, yani: Sıfatta veya ulaştığı kabiliyette fenâ bulduğu zaman, onun için:
– Fanifillah;
Itlakı olmaz. Onunla baki olduğu takdirde: Bakibillah dahi olamaz. Çünkü, Allah ismi, bütün şüun ve sıfatları câmi olan (kapsayan) mertebeden ibarettir. Şüun cihetindeki ziyadelik dahi itibarî olduğundan; şüun zatın aynı olmaktadır. Bir parçası, diğer kalan parçanın aynıdır.
Fenâ dahi tek itibara göredir ki; bütün itibarlardadır; hatta zatta fenâdır. Bekâ dahi aynı şekilde tek itibara göredir; yani: Bütün itibarlarda bekâdır. İşbu suretledir ki:
– Fanifillah ve bakibillah..
Itlakı yerinde olur. Ancak, anlatılanın hilafı, sıfatlar canibinde olmaktadır. Sıfatlar ise; zat üzerine, ziyadeden bir vücudla mevcuddurlar; zata dahi mugayirdirler. Hatta bir parçasının dahi, diğerine karşı mugayereti vardır. Böyle olunca, bir sıfatta fenâ bulmak, onların bütününde fenâ bulmayı gerektirmez. Bekâda dahi durum budur. Dolayısı ile onun için şöyle denmez:
– Fanifillah ve bakibillah..
Yani: Üstte anlatılan mânâda fani ve baki için.. Sahih olan şöyle denmesidir:
– Bir sıfatta fani.. Veya bir sıfatta baki.. Yani: İlim sıfatında fani; aynı sıfatta baki..
Üstte anlatılan mânâ icabı olarak; Muhammedî meşreb olanların fenâ bulmaları daha tamam; zaruri olarak bekâları daha mükemmeldir.
Uruc-u Muhammedî şüun canibine olduğu zaman; asla âlemle şüun arasında bir münasebet yoktur. Çünkü, âlem sıfatların zıllıdır; şüunların değil.. Bundan lâzım geldi ki: Salikin fenâsı, mutlak fenâyı gerektiren bir şe'nde ola.. O kadar ki: Salikin vücudundan bir bakiye kalmaya.. Hatta ondan bir eser bile kalmaya.. Bekâ takdir edildiği zaman dahi, durum böyle olmalıdır. Tamamı ve külliyeti ile o şe'nde baki olmalıdır. Amma, sıfatlarda fani olanın durumu böyle değildir. Zira o: Tamamı ile nefsinden sıyrılamaz; eseri zâil olup gitmez. Zira salikin varlığı, o sıfatın eseri ve onun zıllıdır. Asıl olan ise.. zıll varlığını tamamı ile giderici olamaz. Bunda olan bekâ dahi, fenâ mikdarınca olur.
***
Muhammedî olan, beşeri sıfatlara rücu' etmekten (dönmekten) emindir: behimiyet (hayvanlık) mertebesine de reddedilmekten mahfuzdur.. Çünkü o: Bütünüyle, nefsinden soyunmuştur; Sübhan Zat ile bâki olmuştur. Bu takdire göre, onun için avdet memnudur (geri dönüş yoktur).
Amma, sıfatlarda fenâ suretinde durum, anlatıldığı gibi değildir. Salikin vücud eseri baki olduğu için, burada avdet mümkündür.
Ve; mümkündür ki: Vâsıl olan kimsenin rücu' edeceği ve rücu' etmeyeceği hakkındaki ihtilâf, anlatılan cihetten ola..
Gerçek olan şu ki: Eğer Muhammedî ise; avdetten mahfuzdur: aksi halde tehlikededir.
Fenâ bulduktan sonra salikin vücud eserinin zevali hakkındaki ihtilaf dahi aynı mânâyadır. Bazıları bu mânâda aynın ve eserin zeval bulacağına kâil olmuştur. Bazıları da, eserin zeval bulacağına cevaz vermemiştir. Bu babda hak olan şu ki: tafsilata girile.. Şu da bir gerçek: Eğer salik olan Muhammedî ise; onun aynı da gider; eseri de. Değil ise; eseri ondan zâil olmaz.. Çünkü, onun aslı olan sıfatın aslı baki olup, başlıca onun zıllının zevâli mümkün değildir.
Burada bir incelik vardır; bilinmesi gerekir.
– Aynın ve eserin zevali.
Cümlesinden murad, şühudî olup vücudî değildir. Çünkü, vücudi zevale kâil olmak, ilhad ve zındıklıktır. Bu taifeden bir cemaat zevali, vücudi zeval olarak tasavvur edip mümkinin eseri zevalinden kaçtılar. Zira öyle bir şeyi de ilhad ve zındıklık bilmişlerdir. Amma, hakikat, Sübhan Hakkın bildirmesi sonunda, yaptığım tahkikattır.
Asıl şaşılacak durum şu ki: Zeval-i vücudiye kâil olmakla kalmaz; zeval-i ayne dahi kâil olurlar. Bilmezler mi ki: Vücudun aynının zevaline kâil olmak, eserin dahi zevaline hüküm gibi olup ilhadı ve zındıklığı gerektirir.
Hülâsa: Aynde ve eserde vücudi zeval muhaldir. Ama şühudi olarak, her ikisinde
dahi mümkündür; hatta vâkidir. Ama bu: Muhammedî meşreb olanlara mahsustur. Zira
Muhammedî olanlar, tamamı ile kalbden soyunur; mukallib-i kulüb ile ittisal
ederler. Onlar, hallerin takallübünden (değişmesinden) halâs bulmuş; siva namı
ile yad edilen (Allah'tan gayrisi olarak anılan) her şeyden hür olmuşlardır.
(Mukallib-i kulüb: Kalpleri çeviren, döndüren, değiştiren, halden hale sokan)
Onlardan başkaları için, eserin vücudunun lâzım olduğuna, takallüb-ü ahval (hallerin değişmesi) onların vakit kazançları olduğuna göre; bunlar için kalb makamından halâs (kurtuluş) yoktur. Zira, hallerin takallübü ve asarın vücudu (eserlerin varlığı); hakikat-ı camia-ı kalbiye şubelerindendir. Dolayısı ile, başkalarının şühudû daima hicapta olur. Matlubun hicabı dahi, salik vücudunun bekâya sübutunun (sabit oluşunun) miktarınca olur. Eser baki kaldıkça, işte hicap o eser olur.
***
MARİFET..
Bir salik, bilinmeyen bir sülûk yolundan, kendi terbiyesine gelen ismin üstündeki mertebelerden bir mertebeye ulaşırsa; o mertebede dahi fani ve müstehlik (tükenmiş) olursa; ama o isme vâsıl olmadan; bu surette dahi onun için:
– Fenâfillah..
Itlağı caiz olur. Keza, o mertebede bekâ dahi böyledir.
Bu isim için, fenâfillah tahsisi itibarîdir. Çünkü: Fenâ mertebelerinin ilk mertebesi durumundadır.
***
MARİFET..
Sülûkler çeşitlidir.
Bazılarının sülûkü, cezbe takaddümü olmadan olur (cezbe sülûktan sonra olur).
Bazılarında dahi cezbe, sülûkten evveldir.
Bir cemaate ise; sülûk menzillerini kat ederken cezbe hâsıl olur.
Bazılarına dahi, sülûk menzillerini aşmak nasib olur; ama kendileri cezbe sınırına ulaşmazlar.
Cezbenin önce gelmesi, mahcuplar (perdeliler) içindir. Kalan kısımlar ise.. muhibbin zümresi ile alakalıdır.
Muhibbin olan (seven) zümrenin sülûkü ise; makamat-ı aşereyi tertib ve tafsil üzere (on makamı sırasıyla ve ayrıntılı olarak) aşmaktan ibarettir.
Mahbubin (sevilen) zümrenin sülûkünde ise; makamat-ı aşerenin hulâsası hâsıl olur. Bunlarda tertibe ve tafsile hâcet yoktur.
***
Vahdet-i vücud ilmi, meselâ: îhata, sereyan, maiyet-i zatiye (kuşatma, sirayet etme, zâtla birliktelik); bütün bunlar, önde ve ortada gelen cezbeye bağlı şeylerdir. Has sülûk ve müntehilerin cezbesi ile bu misilli ilimlerin münasebeti yoktur. Aynı şekilde, müntehilere mahsus hakk-el-yakin ile tevhid-i vücudîye ait ilimler arasında dahi bir münasebet yoktur.
Herhangi bir yerdeki, tevhid-i vücudî erbabı makamına münasib olaraktan, meczupların makamına mahsus hakk-el-yakin beyan edilmiştir: o mübtedi veya mutavassıt meczuplara (başta veya ortadaki cezbelilere) mahsus hakk-el-yakîndir.
***
MARİFET..
Meşâyihten bazısı şöyle dedi:
– Talibin meşgalesi, cezbeye ulaştığı zaman; bundan sonra onun delili o cezbedir; kendisine yeter.
Yani: Artık onun bir başka tavassuta ihtiyacı kalmaz. O cezbe, kendisine yeter.
O zat, bu cezbe ile, seyrifillah cezbesini murad etmiş ise; evet, ona yeter. Lâkin orada geçen:
– Delil..
Lafzı, böyle murad etmeye münâfidir. Zira, seyrifillahtan sonra mesafe yoktur ki; onun kat edilmesi için de delile ihtiyaç duyulsun.
Sülûkdan önce gelen cezbe dahi burada murad edilmemiştir. Nitekim, ibareden malum olan mânâ dahi budur.
Anlatılan mânâlara bakılarak, zarurî olarak onunla murad, mutavassıtın (ortadakinin) cezbesi olduğu belli olur. Onun dahi, matluba vusul için kifayeti (yeterliliği) malum değildir, çünkü: Mutavassıtlardan pek çokları, bu cezbenin husulü zamanında, yükseklere çıkmaktan yana oturup kalmışlardır. Sanmışlardır ki: Bu cezbe, nihayet cezbesidir.
Üstteki izahtan da anlaşılacağı üzere, eğer bu cezbe onlara yeterli olsaydı, onları yolda bırakmazdı.
Evet.. Eğer bu önce gelen cezbe, mahbubin (sevilen) ile alâkalı cezbe olursa; o zaman yeterli olur. Bu cezbenin, inâyet zinciri ile, mahbubları çekip götürmeye mecali vardır; onları yolda bırakmaz. Lâkin, bu yeterli olma (durumu), bütün cezbelere verilir ise; memnudur; olmaz.
Bir cezbe, işini sülûka götürür ise; yeterli olur. Aksi halde meczup verimsiz olur ve mahbublardan da olmaz.
***
HATİME..
Meşâyihten bir tâife şöyle dedi:
– Zatî tecelli, şuuru izâle eder; hissi muattal kılar (şuuru yok eder; hisleri kullanılamaz kılar).
Bazıları da, bu mânâda halinden haber verdiğine göre: Bu zatî tecellinin zuhura geldiği sırada yere düşmüş; uzun bir müddet o şekilde hissiz ve hareketsiz kalmıştır. Hatta, insanlar sanmışlar ki: O öldü.
Bazıları dahi, bu tecelli sırasında konuşmaktan ve diğer halden men edilmişlerdir.
Bu kelâmın hakikati şu ki: Bu tecelli, isimlerden bir ismin hicabıdır (perdesidir). Hicabın bekâsı dahi, tecelli sahibinin, yani: Kendisine tecelli edilenin vücud bakiyesinin eseri sebebi iledir. Şuursuzluk dahi o bakiye sebebi iledir. Eğer tamamı ile fenâ bulup bekâbillah ile müşerref olsaydı; ondan şuuru gitmezdi.
Bir şiir:
Yanar ateşe her kim ona dokunursa;
Ama nasıl yanar kendi ateş olursa..
***
Bu mânâda derim ki:
– O tecelli ki, hicaptadır; zatî tecelli değildir. Belki de bu: Sıfatlara bağlı tecellidir.
Resulûllah (ﷺ) efendimize mahsus olan tecelli hicapsızdır.
Hicabın varlığına alâmet, şuursuzluktur; şuursuzluk dahi uzaklıktan ötürüdür.
Hicabın olmayışının alâmeti ise; şuur varlığıdır. Şuur dahi, tam mânâsı ile huzurda olur.
Allah rahmet eylesin; büyüklerden biri asalet ve istiklâl ile bu tecelli sahibinin halinden şöyle haber verdi:
Bayıldı gitti Musa sıfat tecellisinden;
Sen tebessümdesin zat-ı ilâhı gördüğünden..
***
Bu, kendisinde hicab olmayan tecelli, mahbub olan zümreye dâimidir: muhib olan zümreye ise; berkidir.
Çünkü: Mahbub olan (sevilen) zümrenin bedenleri, ruhlarının hükmünü almıştır: bu nisbet dahi bütün külliyetlerine sirâyet etmiştir. İşbu sirâyet muhib olan (seven) zümredendir. Resulûllah (ﷺ) efendimizin buyurduğu :
– «Benim Yüce Allah ile bir vaktim olur ...»
Hadis-i şerifinde anlatılan:
– «V a k t..»
Mânâsından murad, tecelli-i berki değildir. (Bak. 21. Mektup)
(Tecelli-i berki: Hiçbir isme, sıfata ve işe itibarın olmadığı zâtî tecelli)
Resulûllah (ﷺ) efendimiz, murad olanların başında gelir; bu tecelli dahi kendisi için dâimidir. Bu hadis-i şerif ile, belki de, o daimi tecellinin hususiyetinden bir çeşidi beyan edilmiştir ki o: Ender ve az olur. Bu dahi erbabına gizli bir mânâ değildir.
***
M A R İ F E T ..
Resulûllah (ﷺ) efendimizin buyurduğu:
– «Allah ile benim bir vaktim vardır ki: oraya ne mukarreb melek (huzur-i ilâhideki melekler-yakın melekler), ne de mürsel nebi (kitab ile gönderilmiş peygamberler) girebilir..»
Hadis-i şerifin ifade ettiği mânâ üzerine iki kısma ayrılmışlardır: yani: Meşâyih.. Allah sırlarının kudsiyetini artırsın. Onlardan bir taife:
– «Vakit..»
Lafzı ile, daimî olan vakti murad etmişlerdir. Bazıları dahi, ender olan vakte kâil oldular.
Hak olan mânâ şu ki: Vaktin devamlı oluşu ile, nadir olan vakittir. Bu tahakkuk etmiş bir mânâdır. Bu mânâda işaret daha önce geçti.
Anlatılan mânâda, bu nadir olan vakit, bu Fakir katında dahi tahakkuk etmiştir. Ama namazın edâsı sırasında.. Resulûllah (ﷺ) efendimiz:
– «Gözümün nuru namazdadır.»
Mânâsına gelen hadis-i şerifi ile bu mânâya işaret etmiş gibidir.
Yine, bu manaya işaret olarak, Resullullah (ﷺ) efendimiz, bir başka hadis-i şerifinde şöyle buyurdu:
– «Kulun, Rabbına en yakın olduğu an namazdadır.»
Yine bu mânâdan olarak, Allah-ü Teâlâ şöyle buyurdu:
– «Secde et; yaklaş..» (96/19)
Her ne vakitte ki, ilâhî yakınlık orada daha fazladır; gayrıdan bizar olma (bıkıp usanma) durumu orada daha fazladır.
Meşâyihten bazısı; halinden, vaktinden, bu durumun kendisinde devamlı olduğunu anlatarak demiştir ki:
– Namazdaki halim, namazdan önceki halim gibidir.
Ama bu durum, anlatılan hadis-i şerifin mânâsına münâfidir (aykırıdır). Anlatılan, nass: Bu mânâda müsavatı ve istimrarı (aynı olmayı ve daimi olmayı) nefyeder.
Bu mânâda şunun bilinmesi gerekir ki. Vaktin istimrarı (devamlılığı) tahakkuk etmiş durumdadır. Ancak, kelâm şu husustadır: Vaktin istimrarı bulunması ile, o nadir halet tahakkuk etmiş midir, yoksa etmemiş midir?.
Bu nadirattan olan vakte muttali olmayanlar onun nefyine kâil olmuşlardır. Amma bu makamdan hazlarını alanlar, onu itiraf etmişlerdir.
Asıl gerçek olan şudur: O kimselere ki. Resulûllah'a tebâiyet dolayısıyla namazda bir gönül birliği verilmiştir; bu yakınlık devleti hazzından nasib almışlardır; bunlar azdan dahi azdır.
Sübhan Allah, kereminin kemali ile bu makamdan bize nasib versin; Muhammed hürmetine.. Ona ve âline salât ve selâm..
MARİFET..
Erbab-ı sıfattan olan müntehiler, ilimlerde ve marifetlerde meczuplara yakındırlar. Her iki taife de, şühudda bir vasıf üzeredir. Zira, her ikisi de, erbab-ı kulubdandır.
Bu babda netice söz şu ki: Erbab-ı sıfat, tafsillere muttalidirler; amma, meczuplar bu hususta onlardan ayrılırlar.
Erbab-ı sıfatın, kendisinde sülûk ve uruc vasıtası ile, ziyade yakınlığın üstüne çıkmak vardır. Urucu olmayan meczuplara nisbetle bunların durumu budur.
Arada perdeler olsa dahi, meczuplar için:
– «İnsan sevdiği ile beraberdir.»
Hadis-i şerifinde belirtilen mânâ gereğince, asla yakınlık ve mâiyet hükmü itibar edilse, şaşılacak bir durum olmaz. Çünkü, meczupların da, muhabbette, mahbuplar ile münasebeti vardır. Hicaplarla olsa dahi, zatî muhabbet, meczuplar hakkında dahi tahakkuk etmiştir.
***
MARİFET..
Bu taifeden bazılarının ibaresinde şöyle gelmiştir:
– Kutuplara sıfat tecellisi, efrada ise; zat tecellisi vardır.
Bu kelâmda, teemmüle (iyice, etraflıca düşünmeye) yer vardır. Çünkü: Kutub, Muhammedî meşreptir. Muhammedîlere ise; zatî tecelliden nasip vardır.
Evet, bu tecellide dahi, çok değişiklik vardır.
O yakınlık ki, efrad içindir; kutuplar için değildir. Lâkin, her ikisinin de zatî tecelliden nasibi vardır.
Ancak şuna kâil olabiliriz:
– Mümkündür ki, onun bu kutuptan muradı, kutb-u evtad ola..
Ki bu kutup: İsrafil'in (a.s.) kademi üzerine olup Muhammed'in kademi üzerine değildir. Allah-ü Teâlâ, ona salât ve selâm eylesin.
MARİFET..
Bir hadis-i şerif meâli:
– «Allah-ü Teâlâ, Âdem'i kendi sureti üzerine yarattı.»
Halbuki Allah-ü Teâlâ, şebihten ve misalden münezzehtir (benzeme ve örneği olma noksanlıklarından beridir).
Âdem'in ruhunu öyle bir sûrette yarattı ki, bu: O'nun hulâsasıdır. İşbu sûretin ne benzeri vardır; ne de misali..
Sübhan olan Yüce Hak, lâmekânî olduğu için; ruh dahi aynı şekilde lâmekânîdir.
Ruhun bedenle olan bağlılığı, Sübhan Hakkın âlem ile olan bağlılığı gibidir. Ne ondan hariçtir ne de ona dahildir. Ne ona ittisal etmiştir (birleşmiştir); ne de ondan munfasıldır (ayrıdır).
Onda kayyumiyetten (ayakta, varlıkta tutmaktan) başka bir bağlılık anlayamayız. Zerrelerden her bir zerrenin kıyamını (ayakta, varlıkta durmasını) sağlayan ruhtur.
Nitekim Yüce Allah dahi, âlemin Kayyumudur. Yüce Hakkın beden için kayyumiyeti ruh vasıtası iledir.
Sübhan Hak katından bedene gelen her feyzin ilk uğrak yeri ruh olmaktadır. Bundan sonra o feyz, ruh vasıtası ile bedene ulaşır.
Ruh bir misilsiz ve benzersizlik sûreti üzerine yaratıldığına göre: Hiç şüphe edilmeye ki, onda hakikî mânâda misali olmamak ve misli bulunmamak mânâsı için bir mecal vardır.
Bir kudsi hadiste şöyle buyuruldu:
– «Beni ne yerim aldı ne de semâm; lâkin, mü'min bir kulumun kalbi beni alır.»
Bu mânâ böyledir: çünkü yer ve semâ, büyüklük durumları olmasına rağmen ikisi de imkân dairesine dahildirler. Benzeri ve misali olmak damgasını almışlardır. Şebihten (benzemekten) ve misalden mukaddes olan lâmekânî (mekândan münezzeh) için onlarda yer yoktur. Zira lâmekâni olanı, mekâni olan alamaz. Lâmisalî olan da misali olanda temekkün edemez (yerleşemez). Bu mânâdan ötürü, hiç şüphe edilmeye: Mümin kulun kalbinde genişlik ve mecal tahakkuk etmiştir. Ki o: Lâmekâni olup misilden ve benzerden münezzehtir.
Burada hususî olarak, mü'min kulun kalbi anlatılmıştır. Şuna binâen ki: Mü'minden başkasının kalbi, lâmekâni evcinden (zirvesinden) düşmüştür: benzeri ve misali olmakla esirdir; o durumun hükmünü almıştır. Anlatılan nüzul ve esaret sebebi ile imkân dairesine dahil olunca da, misaliyet iktisap edip (kazanıp) o kabiliyeti de yitirmiştir. Dolayısı ile, şu âyet-i kerimede belirtilen mânânın hükmünü giymiştir.
– «Onlar, hayvanlar gibidir: belki de daha sapık..» (7/179)
Meşâyihten her kim, kalbinin vüs'atından (genişliğinden) haber verir ise; onun muradı: Kalbin lâmekâni oluşudur. Zira. mekâni olan, her ne kadar geniş olsa da dardır.
Arş'a bakmaz mısın?. Azametinin, genişliğinin olmasına rağmen: mekâni olduğundan, lâmekâni olan ruh yanında bir hardal hükmünü almıştır: Hatta daha da az..
Bu mânâda şunu da demek isterim:
Kalb, kıdem nurlarının tecelli mahalli olduğundan; hatta kıdem bekâsı bulduğundan, arş ve içinde bulunanlar o kalbe düşecek olsalar, izmihlale uğrar ve hiçbir şey durumunu alırlar. O derecede ki: Hiçbir eser dahi kalmaz. Nitekim, Seyyid'üt-Taife (Cüneyd-i Bağdâdî) şöyle dedi:
Muhdes, kadimle (sonradan olan, başlangıcı olmayanla) arkadaş olduğu zaman, kendisinin hiçbir eseri kalmaz.
Bu yekta (eşsiz) olan bir libastır ki, hususî olarak ruhun boyuna göre dikilmiştir. Bu hususiyet, meleklerde yoktur. Zira onlar, imkân dairesine dahil olmuşlardır: misali mânâda sıfat almışlardır.
***
Yukarıda anlatılan mânâlar açısından bakılınca; şüphesiz insan, Rahman'ın halifesidir. Bunda da şaşılacak bir durum yoktur. Zira, bir şeyin sureti, o şeyin halifesidir. O ki, bir şeyin sureti üzerine yaratılmamıştır; onun halifesi olmaya lâyık değildir. Mademki hilâfete de lâyık değildir; aslının emânetini taşımaya da güç yetiremez.
Sultanın ihsanlarını, ancak onun taşıyıcıları çekebilir. Allah-ü Tebareke ve Teâlâ şöyle buyurdu:
– «Biz, emaneti semalara, arza ve dağlara arz ettik; onu yüklenmekten çekindiler. Onu, insan yüklendi. Çünkü o, zalim ve cahildir.» (33/72)
Yani: O, nefsine zulmeder; o kadar ki, vücudundan ve vücudunun tevabiinden (tâbilerinden) eser, hüküm bırakmaz. Cehaleti de çoktur. Maksuda müteallik (maksudla alakalı) onun bir idrâki yoktur. Matluba olan nisbeti hakkında bir bilgisi de yoktur. Belki de o yerde idrâkten aciz kalmak, idrâktir. Cehaleti itiraf dahi marifettir. Yüce Allah'a en çok arif olanlar, onda en çok hayrete dalanlardır.
***
TENBÎH..
Bazı ibarelerde, Yüce Mukaddes Allah-ü Teâlâ'nın şanında zarfiyet ve mazrufiyet (kuşatma ve kuşatılma) vehmini veren ibareler geldiyse; bunu ibare meydanının darlığına vermelisin. Kelâmdan murad ve maksud olan, ehl-i sünnetin görüşlerine mutabık kılınmalıdır.
***
MARİFET..
Âlemin büyüğü ve küçüğü Şanı Yüce Allah'ın esma ve sıfatının mazharlarıdır. Zatî kemalâtın ve şüunatın aynalarıdır. O sübhan olan zat, gizli bir hazine, saklı bir sır idi. Zatını, kapalı durumdan açık duruma arz etmeyi murad etmiştir. İcmali dahi, tafsile getirmek dilemiştir. Bunun için de âlemi yaratmıştır ki: Aslına delil olsun; hakikatına bir alâmet olsun.
Âlemle Yüce Yaratıcı arasında, onun mahluku olmaktan başka bir nisbet yoktur. Onun, saklı kemalâtına da delildir. Bu mânânın dışında kalan: İttihad, ayniyet, ihata, maiyet (Birleşme, aynılık, kuşatma, birliktelik) cinsi hüküm; sekirden (manevi sarhoşluktan) ve halin ağır basmasından gelir. Amma, o büyükler ki, halleri istikamet üzeredir; ayıklık ve visal kadehinden içmişlerdir; onlar bu gibi ilimlerden teberri eder (uzak durur) ve bu misilli halden de istiğfar ederler. Yol esnasında onlardan bazılarına bu gibi ilimler gelmiş olsa dahi, onlar bir başkasına geçip giderler. Kendilerine, şeriat ilimlerine mutabık olarak, ezelî ilimler ihsan olunur.
Üstte anlatılan mânâyı bir misalle açalım..
Fenler sahibi derin bir bilgin vardır; saklı kemalâtını zuhur meydanına çıkarmak diler. Gizli fenlerinin, açıkta görünmesini diler. Bunun için de, harfler ve sesler icad eder. Ta ki: Bu harflerin ve seslerin perdesinde saklı kemalâtı ve gizli fenleri meydana gelsin. Bu surette meydana gelen işte; harflerle sesler arasında bir münasebet olmadığı gibi, saklı mânâlar arasında dahi münasebet yoktur. Hatta o mucid olan alimle onlar arasında dahi bir münasebet yoktur. Ancak, âlim olan onların mucididir; onlar dahi âlimin gizli kemalâtına delildir. Durum böyle olunca:
– Bu harfler ve sesler, o mucid âlimin aynıdır ve o mânâların aynıdır.
Sözünün mânâsı kalmaz. Aynı şekilde ihata ve maiyet (kuşatma ve birliktelik) dahi, bu hadisede vâki değildir. Elbette, o mânâlar eski zarafeti ile kalmaktadır.
Evet..
O mânâlar ve onun sahibi, harfler ve sesler arasında delil ve medlul olma durumu olduğu için; çoğu kez hayalde, bazı zâid (fazlalık) mânâlar ve vâki olmayan vehimler meydana gelir. Halbuki o âlim ve o saklı mânâlar, hakikatte o zâid (fazlalık) nisbetten münezzeh ve müberradır (beridir, temizdir). Bu sesler ve harfler hariçte mevcuttur. Ama şöyle bir durum yoktur: Yalnız âlim ve mânâlar mevcut olup harfler ve sesler vehim ve hayalâttır.
Yüce Allah'ın masivası (Allah'tan gayrisi) olan âlemin durumu dahi öyledir; bunlar zıllî vücud (gölgemsi varlık), tabiî bir oluş ile dışarıda mevcuttur; evham ve hayalât (vehimler ve hayaller) değildir. Çünkü böyle bir mezhep sofestai mezhebidir (varlıkları inkâr eden şübheci felsefeci mezhebi). Bu mânâdan ötürü derler ki:
– Âlem, vehim ve hayallerden ibarettir.
Âlem için hakikat isbatı, onu vehimler ve hayaller olmaktan çıkaramaz. Elbet mevcud olan hakikattir; âlem değil.. Zira âlem, o mefruz (farz olunmuş, çok lüzumlu) hakikatin ötesindedir (derler).
***
TENBİH..
Âlemin mazhar olma durumu, isimlere ve sıfatlara aynalığı; isimlerin ve sıfatların sûretlerine mazhar oluşuna göredir. İsimlerin ve sıfatların aynlarına (asıllarına) göre değil.. Çünkü, isim de müsemma gibi olup mir'at ile ihata olunamaz (ayna ile kuşatılamaz); sıfat dahi mevsuf (sıfatın sahibi) gibidir, kesin olarak mazhar ile mukayyed (kayıtlı, bağlı) olamaz.
Bir şiir:
Sübhan ismi yücedir olmaz misl-i zâtı;
Vasfı dahi öyle, olmaz mazhar muhatı (kuşatılması)..
***
MARİFET..
Resulûllah (ﷺ) efendimizin kâmil tabilerine, ona tâbi olmak vasıtası ile olsa da zâtî tecelliden nasip vardır. Asaleten, işbu tecelli, Resulûllah (ﷺ) efendimizin hususiyetleri arasındadır.
Sâir peygamberler için de, sıfat tecellisi vardır. Ama zât tecellisi, sıfat tecellisinden daha faziletlidir.
Şunun da bilinmesi gerekir ki: Peygamberler için, sıfat tecellilerinde olan yakınlık mertebeleri, bu ümmetin kâmil tabilerine yoktur. Tebâiyet yolu ile, zat tecellisinin bulunmasına rağmen durum budur. Bu mânâ için, şöyle bir misal verebiliriz:
Bir şahıs, uruc derecelerini aşarak, cemâline (güzelliğine) muhabbeti icâbı güneşe vâsıl olur. O kadar yaklaşır ki; güneşle kendi arasında ince bir hâilden (engelden) başka bir şey kalmaz.
Anlatılandan başka bir şahıs ise; güneşin zâtına muhabbeti olmasına rağmen, o mertebelere yükselmekten acizdir. İsterse kendisi ile güneş arasında asla bir hâil olmasın.
Bu durumda hiç şüphe edilmeye ki: Birinci şahıs güneşe daha yakındır; onun dakik kemalâtını dahi iyi bilir.
Her kimdeki yakınlık ziyadedir; onun marifeti daha çoktur. Kendisi daha faziletli ve kemalâtı daha çoktur.
Üstte anlatılan mânâdan ötürü: Bu ümmetin evliyasından hiçbiri; ümmetlerin hayırlısı olmasına rağmen, peygamberleri de daha faziletli iken; peygamberlerden bir peygamberin mertebesine ulaşamaz. İsterse, en faziletli olan makamdan, peygamberine mutabaat sebebi ile nasib hâsıl olsun. Zira asıl külli fazilet peygamberlerindir. Onlara salât ve selâm olsun. Ama, evliya onların uydusu durumundadırlar.
***
Bu mektupta son cümlemiz şu olsun:
Bunun için ve bütün nimetleri için Sübhan Allah'a hamd olsun.
Salât ve selâm, onun en faziletli peygamberine, bütün nebilere, resullere, mukarreb meleklere, sıddıklara, şehidlere, salihlere.