Mektuplar

MEVZUU:

a) Resulûllah SA. efendimizin buyurduğu:
— «Benim Allah ile bir vaktim olur ki..»
Hadis-i şerifin mânâsı..
Ebu Zer-i Gıffarî dahi aynısını söylemiştir,
b) Abdülkadir Geylâni Hz. nin söylediği:
— Şu ayağım her velinin boynundadır.
Cümlesinin mânâsı.. Ki bu cümleyi başkası dahi söylemiştir.
Bu cümle ile murad, asrında bulunan bütün velîler midir, yoksa mutlak her velî midir?. Bu münasebetle bazı hususların beyanı.

NOT:

İMAM-I RABBANİ Hz. bu mektubu, Şeyh Muhammed Çeterî'ye yazmıştır.

***

Allah'a hamd olsun. Selâm, Allah'ın seçmiş olduğu kullarına..

Mübarek mektubunuzun gelmesi ile, sürura ve neşeye gark oldum. O kimsenin nimeti ne kadar büyüktür ki: Uzakta kalıp inkıtaa ((hatırlaması) kesintiye) uğrayan Allah'ın velî kullarını hatırlar.

***

O mektuba, Resulûllah (ﷺ) efendimizin buyurduğu:

— «Benim, Allah ile öyle bir vaktim olur ki..»

Mânâsına gelen ve devamı bulunan hadis-i şerif de derc edilmiştir. Kaldı ki, buna benzeyen bir cümle Ebu Zer'den (r.a.) dahi rivayet edilmiştir.

Ayrıca, Şeyh Muhyiddin Abdülkadir Geylâni Allah sırrının kudsiyetini artırsın; şöyle demiştir:

— Bu ayağım, her velinin boynundadır.

Buna benzeyen bir cümleyi başkası dahi söylemiştir.

Bunları yazdıktan sonra şöyle diyorsunuz:

— Üstte anlatılan iki cümle zaman zaman münazaaya sebeb olmaktadır. İnayetinizden taleb ederiz ki, bir mektup yazasınız; bu iki cümleyi içine ala ve onlardan murad olan mânânın ne olduğu anlatıla ve aralarındaki farkın bilinmesi için bize gönderile..

Bu mektup dahi tam teveccühle yazılsın; lehte ve aleyhte sözü şümulüne alsın. Bu garibin anlayacağı şekilde dahi açık olsun..

Ey Mahdum,

Bu Fakir, risalelerinde yazdı ki: Resulûllah (ﷺ) efendimizin devamlı olarak, vakitleri aynı olmasına rağmen, nadirattan olan bir başka vakti dahi vardı. O nadirattan olan vakit ise; namazın edası sırasında olmakta idi.. Herhalde şu hadis-i şerifleri işitmiş olacaksın:

— «Namaz, müminin miracıdır.»

— «Beni rahatlat ey Bilâl..»

Üstte anlatılan iki hadis-i şerif, bu babda iki âdil şahittir. Yani: Anlatılan mânânın isbatında..

İhtimal ki: Ebu Zer-i Gifari (r.a.) dahi aynı devlet ile müşerref olmuştur. Yani: Veraset ve tebâiyet yolu ile.. Çünkü: Resulûllah S. A. efendimizin her tabiine onun bütün kemalâtından bolca nasip vardır. Yani: Veraset yolu ile..

Gelelim, Hazret-i Şeyh Muhyiddin Abdülkadir Geylânî'nin söylemiş olduğu şu cümleye:

— Şu iki ayağım, her velînin boynundadır. Yahut, bütün velilerin.

Demiştir. Allah sırrının kudsiyetihi artırsın.

Sahib-i Avarif, Şeyh Ebünnecib Sühreverdî hazretlerinin müridi olup onun terbiyesinde yetişmiş idi. Şeyh Abdülkadir Geylâni Hazretlerinin de mahrem-i esrarından (gizli sırlarına vakıf olanlardan) ve onun yakın arkadaşlarındandı. Anlatılan cümle için görüşünü şöyle belirtti:

— Bu kelime, o kelimelerdendir ki; sekir halinin bakiyesi sebebi ile meşâyihten ilk hallerinde sudur eder.

Nefehat adlı eserde anlatıldığına göre; Şeyh Hammad Hazret-i Şeyh Abdülkadir Geylânî'nin şeyhlerinden idi. Bu zat, feraset yollu şöyle buyurdu:

— Bu Acemî'nin ayağı kendi vaktinde bütün velîlerin boynundadır. Ve, kendisi elbette:

— Ayağım bütün Allah'ın velî kullarının boynundadır.

Demeye memurdur.

Elbette böyle dedikten sonra, bütün velîlerin boynuna ayağını basacaktır. Yani: Tevazu ve hudu ile; herhalde.. Kaldı ki: Hazret-i Şeyh bu sözünde haklı idi.. İster sekir halinde, isterse ayık halinde söylemiş olsun; bir şey değişmez. İster bu mânâyı izhar etmekle memur olsun; isterse olmasın.. Zira, o vakitte, bütün velîlerin boynunda onun ayağı vardı. Hepsi, onun kademi altında idi..

Ancak, şunun bilinmesi gerekir ki: Bu hüküm, o vaktin velilerine mahsustur, öncekilere ve sonrakilere değil.. Zira, onlar bu hükmün dışında kalırlar. Nitekim, Şeyh Hammad'ın cümlesinden anlaşılan mânâ dahi budur. Yani: Onun kademi, kendi zamanında bulunan bütün velilerin boynunda idi.

Anlatıldığına göre, Bağdad'da bir gavs vardı. Şeyh Abdülkadir, İbn-i Saka ve Ebu Said Abdullah onun ziyaretine gittiler. Bu zat, feraset yolu ile şeyh Abdülkadir Geylânî Hazretlerine şöyle dedi:

— Senin, Bağdad'da minbere çıktığını ve orada şöyle dediğini görüyorum:

— Şu ayağım, her Allah'ın velîsinin boynundadır.

Zamanındaki bütün velileri dahi görüyorum ki: Sana tazim, sana saygı için boyunlarını büküp kademinin altına koymaktadırlar.

İşbu gavsın kelâmından da anlaşılıyor ki: Anlatılan hüküm, o vaktin evliyasına mahsustur.

Sübhan Hak bir kimseyi keskin görüşlü basiret sahibi kılarsa; görecektir ki: O vaktin evliyası onun kademi altındadır. Yani: Adı geçen keskin nazarlı gavs gibi açıkça görecektir.

Anlatılan hüküm, o vaktin dışında kalan velilere geçerli değildir. Bu hüküm, geçmişteki velilere nasıl geçerli olsun ki; onlar arasında ashab-ı kiram da vardır. Ki onlar, yakinen Hazret-i Şeyh'ten daha faziletlidirler. Sonra gelenlere nasıl bu hüküm yürüyebilir ki: Onlar arasında Mehdî aleyhisselâm vardır. Resulûllah (ﷺ) efendimiz onun kudümünü ve vücudunu müjdelemiş; şöyle buyurmuştur:

— «O, Allah'ın halifesidir.»

Aynı şekilde İsa (a.s.) dahi onlar arasındadır. Resulûllah efendimize ve ona salât ve selâm.. İsâ (a.s.) ulû'l-azm peygamberlerden olup sabikundandır. Resulûllah (ﷺ) efendimizin şeriatına tabi olmak sureti ile, onun ashabı arasına katılacaktır.

İhtimal ki, Resulûllah (ﷺ) efendimizin buyurduğu:

— «Bilinmez, bu ümmetin evveli mî hayırlıdır; yoksa âhiri mi?.»

Hadis-i şerifi bu ümmetin sonradan gelecek olanların üstün şanındadır.

Hülâsa:

Hazret-i Şeyh Abdülkadir Geylânî'nin velâyette büyük bir şanı vardır; yüksek derecesi vardır. Sır yolu ile, velâyet-i Hassa-i Muhammediye'nin son noktasına ulaşmıştır. Böylece, bu dairenin halka başı olmuştur.

Amma vehm'olunmaya ki: Hazret-i Şeyh, Velâyet-i Muhammediye dairesinin halka başı olunca; bütün velilerden daha faziletli olması gerekir. Çünkü: Velâyet-i Muhammediye tüm nebilerin velâyetlerinin üstündedir. Resulûllah (ﷺ) efendimize ve onlara salât ve selâm..

Biz şöyle diyoruz:

— Sır yolu ile hâsıl olan Velâyet-i Muhammediye'nin halka başıdır.

Ki bu cümle yukarıda da geçti. Ama, mutlak olarak, o velâyetin değil.. Ki o yoldan daha faziletli oluşu gereksin.

Bu mânâda şöyle de diyebiliriz:

— Velâyet-i Muhammediye'nin halka başı olmak, mutlak surette daha faziletli olmayı gerektirmez. Zira, mümkündür ki: Bir başkası ondan kıdem olarak daha faziletli bulunsun. Yani: Tebaiyet ve veraset yolu ile Kemalât-ı Nübüvvet-i Muhammediye'de.. O zaman, bu kemalât cihetinden fazilet, onun için sabit olur.

Hazret-i Şeyh Abdülkadir Geylânî'nin müridlerinden bir cemaat, onun hakkında galeyana gelip muhabbette ifrat tarafına geçmişlerdir. Tıpkı: Hazret-i Ali'yi (r.a.) ifrat derecede sevenler gibi..

Bu cemaatın sözlerinden ve sarf ettikleri cümlelerin fehvasından anlaşılmaktadır ki: Onlar, Şeyh'in mütakaddimin ve müteahhirin (evvel ve ahirde gelen) evliyadan daha faziletli olduğuna itikad etmektedirler. Hiç bilinmemektedir ki: Onlar, Hazret-i Şeyh üzerine, peygamberlerden başka birini daha faziletli görsünler.. Onlara salât ve selâm olsun. İşbu durum, ifrata varan muhabbetten ileri gelmektedir.

Burada şöyle bir şey sorulabilir:

— Hazret-i Şeyh'ten zuhur eden kerametler ve harikulade haller, asla bir başka veliden zuhura gelmemiştir. Böyle olunca da fazilet onun olur.

Bu soruya şu cevabı verebilirim:

— Harikulade hallerin zuhurunda, daha faziletli olmaya delâlet yoktur. Hatta mümkündür ki, kendisinden asla bir harika hal zuhur etmeyen; kendisinden harikalar ve kerametler zuhur edenden daha faziletli durumda ola..

Avarif, adlı eserde meşâyihin harikulade hallerini ve kerametlerini anlattıktan sonra, Şeyh-i Şuyuh şöyle dedi:

— Bütün bunlar, Allah-ü Teâlâ'mn mevhibeleridir. Bir kavme bunlar, keşif yollu ihsan edilir. Ama, bunların bulunmadığı bir kimse, bu hallere sahip olanlardan üstün olabilir. Zira bunlar, yakin halinin takviyesi içindir. Bir kimseye, katıksız yakin hali ihsan edilince, bunlardan hiç birine ihtiyacı kalmaz. Bütün bu kerametler, zikrin kalbde bir cevher haline gelmesinden daha alttır.

Harikulade kerametlerin çok olmasını daha faziletli olmaya delil eylemek; Hazret-i Ali'den zuhur eden çok faziletli haller ve menakıb dolayısı ile kendisini Hazret-i Sıddık'tan daha faziletli bilmeye delil eylemek gibidir. Zira, Hazret-i Sıddık'tan, onunki kadar fazilet ve menakıb zuhur etmemiştir. Allah onlardan razı olsun.

Bir baÅŸka ÅŸiir:

Nice güzel var ki sevilmez ama zıddı;
Makbul olur yerine gözü dudağı haddi..

Ey KardeÅŸ, dinle..

Harikulade kerametler iki çeşittir.

a) Bu kısım, ilimler ve maarif-i ilâhiyedir. Bunlar da, Vâcib Teâlâ'nın zatı, sıfatları ve fiilleri ile alâkalıdır. Aynı zamanda bunlar, aklın görüş zaviyesinin dışındadır. Alışılan mutad şeylerin de haricindedir. Sübhan Hak, has kullarını onlarla imtiyazlı kılmıştır.

b) Bu kısım ise; mahlukat suretlerini keşfedip âlemle alâkalı muğayyebattan haber vermektir.

Üstte birinci kısımda anlatılan, ehl-i hakka ve marifet erbabına mahsustur.

İkinci kısım ise; hem haklıya hem de batıla şamildir. Zira o, istidraç ehline dahi hâsıl olmaktadır.

Birinci kısımda anlatılanın, Hak katında şerefi ve itibarı vardır. Zira, o kendisinin evliyasına mahsustur. Düşmanlarının, onunla bir ortaklığı yoktur.

İkinci kısımda anlatılanın ise; avam halk arasında itibarı vardır. Onların nazarında mükerrem ve muazzezdir. O kadar ki: Onlar istidraç ehlinde zuhura gelmiş olsa dahi, cehaletlerinden dolayı neredeyse ona tapacak ve önünde boyun eğip itaat edecek duruma gelirler. Kuru yaş neyi emrederse onu yapacak olurlar. Yasak ettiğini de yapmaz olurlar. Bunlar mahcuplardır. Birinci kısımda anlatılanı, harikulade hallerden ve kerametlerden dahi saymazlar. Bunlara göre, harikulade hal, ancak ikinci kısımda anlatılandır. Kerametler ise; bunlara göre mahlukatın suretlerini keşfetmek ve kendilerine göre mugayyebat (gayb, gizli, görünmeyenler) sayılanlardan haber vermektir. Bunların durumu, akıldan o kadar uzaktır ki.. Mahlukatın hallerini bilmenin şereflilik ve keramet neresinde?. İster hazırı olsun; isterse gaibi.. Belki de münasib olan, böyle bir ilimden geçip cahil kalmaktır. Ta ki: Mahlukatı ve hallerini unutmak hâsıl ola.. Asıl şerefli olmaya ve keramet sayılmaya lâyık olan Yüce Mukaddes Hakkın marifetidir. Aziz bilmeye ve ihtirama o müstahaktır.

Bir ÅŸiir:

Melek yüzlüdür işvede, nazda o şeytan;
Akıl gidiyor bu şaşırtıcı oynaştan..

***

Bir baÅŸka ÅŸiir:

Nice güzel var ki sevilmez ama zıddı;
Makbul olur yerine gözü dudağı haddı..

Anlattığımıza yakın mânâda, Şeyh'ül-İslâm Herevi İmam-ı Ansari Menazil-üs-Sâirin ve onun şerhinde şöyle dedi:

— Bana göre tecrübe ile sabit olan marifet ehlinin feraseti şu yolda olmaktadır: Yüce Allah'a lâyık olanı onun zatına lâyık olmayandan ayırd etmek.. Onlar, Yüce Allah ile meşgul olan, cem mertebesine ulaşan istidad sahiplerini tanırlar. İşte marifet ehlinin feraseti budur.

Riyazet ehlinin feraseti ise; açlıktır, halvettir ve batın tasfiyesidir. Bunların, Yüce Hak canibine vuslatı yoktur.

Bu son anlatılanların feraseti; suretlerin keşfi, halka mahsus olan mugayyebattan haber vermektir. Bunlar, ancak halktan haber verebilirler. Zira, Yüce Hak'tan mahcup durumdadırlar.

Marifet ehli olanlara gelince; bunların iştigali, Yüce Hak'tan gelen maarif varidatı iledir. Dolayısı ile, bunların vereceği haber, ancak Yüce Hak'tan olacaktır.

Alem halkının ekserisi, inkıta (kesiklik) ehlidir; mânâ olarak Sübhan Hak'tan kopmuş durumdadırlar. İştigalleri de dünya iledir. Dolayısı ile, bunların kalbleri; suretleri keşfedip mahlukatın ahvali cinsinden gaipte bulunanları anlatanlara meyil eder. Bunlara tazim edip kendilerini ehlûllah ve O'nun has kulu kabul ederler. Hakikat ehlinin keşfinden i'raz edip onları itham ederler. Bilhassa, Sübhan Hakka dair verdikleri haberlerde.. Derler ki:

— Eğer bunlar zannettikleri gibi, ehl-i hak olmuş olsalardı; bizim hallerimizden ve mahlukatın hallerinden haber verirlerdi. Mahlukatın hallerini keşfe güçleri yetmediğine göre, bunların daha âlâsına nasıl güçleri yeter?..

Bu şekilde, üstte anlatılan fasit kıyas ile onları tekzib ederler; dolayısı ile sağlam haberler onlara kapalı kalır. Ama, şunu bilmezler ki: Allah-ü Teâlâ onları halkının mülâhazasından (iyice düşünüp hakikatini tetkikten) korumuştur. Kendisine has kul edip onları himaye ile kıskanıp zatından gayrı ile meşgul olmaktan almıştır. Eğer onlar, halkın ahvali kendilerine arz edilen kimselerden olsalardı; Sübhan Hakka yararlı olmazlardı.

Kaldı ki, biz, ÅŸunu da görmekteyiz: Ehl-i Hak olan kimseler, en az bir ÅŸekilde suretlerin keÅŸfine iltifat edecek olsalar, baÅŸkalarının idrâkten aciz kaldığı ÅŸeyleri idrâk ederler. Bunu, marifet ehli için sabit olan ferasetle yaparlar. Bu öyle bir ferasettir ki, Sübhan Hakka ve onun yakınlarına taalluku vardır. Ama, hariçte kalan safa ehlinin halka taalluk eden feraseti ile Sübhan Hakka hiç taalluku yoktur. Keza, ona yakınlık bulan zatlara da taalluku yoktur. Zira bunda, Müslümanlar, Nasara, Yahud ve sair taifeler müşterektir. Dolayısı ile, öyle bir ÅŸeyin Sübhan Hakkın katında hiç bir ÅŸerefi yoktur. Onu uygun bulduÄŸu kimselere verir. 


Sağ Ok Hakîkat Kitâbevi Tercümesi