MEVZUU:
Bu makama (Yüce Mukaddes Vücup mertebesine) taalluk eden sırlarla insanın camiiyet durumu beyanındadır. Bu münasebetle bazı hususlar.
NOT:
İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Mevlâna Muhammed Haşim'e yazmıştır.
***
Rahman Rahim Allah'ın adı ile.. Allah'a hamd olsun. Salât ve selâm O'nun Resulüne..
***
Bilinmeli ki..
Kemalât cinsinden, insanda her ne var ise.. Yüce Mukaddes Vücup mertebesinden istifade yolu ile gelmiştir.
Eğer ilim ise.. o mertebenin ilminden istifade edilmiştir.
Eğer kudret ise.. yine o mertebenin kudretinden alınmıştır.
Üstte anlatılan kıyas yolu hemen hepsinde devam edip gider..
Her mertebenin kemali ise.. o mertebenin mikdarına göredir.
Üstte anlatılan manaya göre (insanın ilmi), Vacib Zat'ın ilmi yanında; ebedi hayatla canlı olanın yanında hiç bir şey olmayan ölü gibidir.
Vacib Teâlâ'nın kudreti yanında, kulun kudreti dahi; bir nefeste dağları ve denizleri yok hale getiren kudretli bir şahsa nisbetle evini ince örme ile yapan örümceğin kudreti gibidir. Diğer kemalât dahi buna kıyas edilmelidir.
Bu değişik durum, ancak ibarenin darlığına göre anlatılabilen bir mânadır. Yoksa, aralarında hiç bir nisbet benzerliği olamaz.
Bir mısra:
Nisbeti mi olur Arştakine göre yerdekinin?.
Üstte anlatılan mana açısından bakılınca; insanın kemalâtı; Yüce Mukaddes Vücub mertebesinin kemalâtı sûretinde olmaktadır. Amma bu kemalât için, o üstün kemalât mertebesinden isim ortaklığından başka hâsıl olan bir şey yoktur.
Üstte anlatılan mana icabı olarak, şu hadis-i şerif varid oldu:
– «Allah-ü Teâlâ, Âdem'i kendi sureti üzerine yarattı..»
Bundan başka, şu hadis-i şerifin mânası dahi açıklığa kavuşur:
– «Bir kimse ki, nefsini bilir; gerçekten Rabbını bilen odur.»
İnsanda bulunan her şey, isterse sûret olsun; öyle bir şeydir ki onun hakikati, Yüce Mukaddes Vücub mertebesinden hâsıl olmaktadır.
Yine üstte anlatılan mâna icabı olarak; insanın hilâfet sırrı dahi bilinmiş olur. Zira bir şeyin sureti, o şeyin halifesidir. Bu makamda, zındıklar ve mücessimeler sanmışlardır ki: Yüce Allah, insan suretindedir. İnsanî olan kuvveleri ve cevâhiri Yüce Sultan Hak için isbata kalkmışlardır; amma akılsızlıktan.. Böylece, hem dalâlete düşüp sapmışlardır; başkalarını dahi yoldan çıkarıp dalâlete düşürmüşlerdir. Amma, bilememişlerdir ki: Sübhan Hak'ka sûret ve emsali şeylerin ıtlakı teşbih ve temsil kabilinden olup tahkik ve tesbit yollu değildir. Zira, hakikatin sûreti olmak, bölünüp parçalanmayı ve terkibi (birleşmeyi) iktiza eder; ama bu vücub için menfi bir durumdur. Kıdem için de engeldir. Kur'an-ı Kerim'de geçen müteşabihattan âyetler ise.. zahirinden alınıp tevile hamledilir. Bu mânada ise.. Allah-ü Teâlâ şöyle buyurdu:
– «Onun tevilini, ancak Allah bilir..» (3/7)
Yani: O müteşabih olanın tevil yolunu ancak Allah bilir.. Bundan dahi anlaşılıyor ki, müteşabih olanlar dahi Allah katında tevile alınıp zahir mânasından çıkarılmıştır. Allah-ü Teâlâ, rasihun zümresine dahil olan ilim sahiplerine dahi bu tevil ilminden nasip vermiştir. Tıpkı, zatına mahsus olan gayb ilmine, has resullerini muttâli kıldığı gibi..
Sakın ha.. olmaya ki: Bu tevil işinde eli kudret, vechi dahi zât manası tahayyül edesin.. Hâşa ve kellâ.. böyle şey olmaz.. Elbette bu tevil, öyle sırlardandır ki, onun ilmini, Yüce Allah havas zümrenin dahi en hasına ihsân eylemiştir.
***
Burada, bir hususun dahi bilinmesi yerinde olur.. Şöyle ki:
Fütûhat-ı Mekkiye sahibi (yazarı) Muhyiddin bin Arabi ve ona tâbi olanlar demişlerdir ki:
– Vacib Teâlâ'nın sıfatı, zatının aynı olduğu gibi, onların bazısı dahi bazısının aynıdır. Meselâ: İlim zâtın aynı olduğu gibi, kudretin aynı, iradenin aynı, sem'in ve basarın dahi aynıdır. Sâir sıfatlar dahi bu kıyasa tabidir.
Ne var ki, bu kelâm Fakir'e göre doğru olmaktan uzaktır. Çünkü bu kelâm, sıfat-ı zâidenin nefyi üzerine binâ edilmiştir. Böyle bir şey ise.. ehl-i sünnet vel-cemaat mezhebi hilâfına olmaktadır. Çünkü, bu büyüklerin reylerine uygun olan sekiz veya yedi sıfatın hariçte mevcut olduğudur. Herhalde, zatın ve sıfat-ı vacibiyenin aynı olma tevehhümü, onların tahayyülünden doğmuş; orada olan tegâyür ve tebayün (gayrılık ve zıtlık), buradaki tegayür ve tebayün olmuştur. (Yani: Buradaki insan ve diğerlerinin zat ve sıfat durumları gibi.) Burada kendi zatlarımız ve sıfatlarımızda olduğu gibi, orada bir tegayür ve tebayün bulamamışlar; buradaki durumu ayırd etmek için, oranın temayüzünü ve müşabehetini de (ayırıcı özelliğini, ayrıcalığını ve benzerliğini) görememişlerdir. Şüphesiz olarak, tegayürün ve temayüzün nefyine hükmetmişlerdir. Dolayısı ile:
– Bazısı, bazısının aynıdır..
Demişlerdir. Ama anlayamamışlardır ki: Oradaki temayüz ve tegayür bir başka olup, Vacib Teâlâ'nın zâtı ve sıfatı gibidir: misli ve keyfiyeti yoktur. Oradaki temayüz ile buradaki temayüz arasında hiç bir münasebet yoktur. Ne suret, ne de isim cihetinden.. Temayüz ve tegayür orada mevcuttur; biz onu idrâk etmekten aciz durumdayız. Ama biz, her idrâk edemediğimiz şeyi yok görmeyiz. Bu hususta tahkik ehli zatlara dahi karşı çıkmayız.
Doğruyu ilham eden Sübhan Allah'tır.