| |
RİSÂLE-İ TARÎK-İ NAKŞİBENDÎ
İbrahim Hakkı Erzurumî (k.s)
Düzenleyen: Dr. Necati Aksu
|
Çalışmalarım
esnasında "Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi"nde yayınlanan bir makale
ile varlığından haberdar olduğum, Osmanlı Alfabesi ile telif edilmiş bu eseri,
kayıtlı bulunduğu "Avusturya Milli Kütüphanesi"nden temin ederek günümüz
Türkçesi ile sadeleştirdim. Bunu yaparken, gerektiğinde parantez içerisinde
kelimelerin meâllerini vererek müellifin ifadelerini fazla bozmamaya gayret
ettim.
Kitaba, eserin Osmanlı Alfabesi ile neşredilmiş baskısını ve Türk Alfabesi'ne
transkripsiyonunu da ekledim.
İbrahim Hakkı Erzurumî Hz. tarafından yazılmış olan bu risâle ve diğer birçok
başka risâleler, kanaatimize göre daha sonra kendisi tarafından Ma'rifetnâme
adlı meşhur eserinde bir araya getirilmiştir. Zirâ, Mâ'rifetnâme'de muhtevası
hemen hemen aynı olan "Nakşibendi
yolunun rükün, hakikat, usûl ve inceliklerini bildirir" başlıklı bir bölüm
mevcuttur. |
 |
|
|
– Sâdeleştirilmiş
– Osmanlıcası
– Transliterasyonu
– İngilizce
|
 |
|
TÜMÜ
|
١
Hâza Risâle-i İbrâhîm Hakkı Tarîk-i Nakşibendî
Bismi-llahi-r-rahmani-r-rahìm
Elhamdu li’llâhi ve sal’lallâhi ‘alâ Mustafâhu ammâ ba’d: Ey sâlik-i râh-ı
Hak ve’y tâlib-i Feyyâz-ı Mutlak bilgil ki her gönül ki anda derd-i
taleb peydâh ola anı evvelâ devlet bilmek gerek ve gice gündüz
izdiyâdına sa’y kılmak gerek zîrâ yâr-ı Kadîmin muhabbet ve irâdeti
gönül âyînesinde mün’akis olmuşdur.
Ey tâlib-i Hak!
Bilgil ki tarîk-i
nakşibendî üc nev’idir:
Tarîk-i evvel, zikr-i lâ ilâhe
İbrahim
Hakkı’nın Nakşibendî Tarikatı Risâlesidir
Rahman ve Rahim Allah’ın adıyla…
Hamd, Allah’a ve Allah’ın selâmı, Mustafa’ya olsun.
Sonra; ey Hak yolunun yolcusu ve ey Feyyâz-ı Mutlak’ı (Mutlak ve sonsuz
feyiz ve bolluk sahibi Allah'ı) isteyen! Hangi gönül ki onda istek derdi
ortaya çıksa, evvela onu devlet bilmek ve gece gündüz ziyâdeleşmesine
(artmasına)
gayret etmek gerek. Zîrâ Kadîm Yârin (eski ve eskimeyen sevgilinin) muhabbeti ve arzusu gönül aynasında
yansımıştır.
Ey Hakkı isteyen!
Bil ki Nakşibendî yolu üç türlüdür:
Evvelki yol:
“Lâ ilâhe
|
|
٢
ill’allâh
kelime-i tayyibesine meşğûl olmakdır.
Şol vechile ki lisânı üst damâğına
ilsâk idüp kalb ile zikir ide nefsin hapis ide göbegin içerüye öyle
muhkem çeke ki cemî’-i bedeni müte’essir ola. Zikir zamânında bu fikri
gönülden gidermeye ki lâ-mahbûbe ill’allâh, lâ-matlûbe ill’allâh, lâ-mevcûde
illâ hû fikriyle tolup ğayrı havâtırı redd ve kelime-i tevhîdi ‘ad
eyleye. Üçde ve beşde ve yedide bir nefes idüp terakkî iderek ‘adedi
yigirmi bir ola. Ol zamân zâkirin kalbine nûr-ı zikir te’sîr ve kalbini
tenvîr ider, mâsiva’llâh efkârı bi’l-külliye gider ve inşirâh-ı sadr
bulup lezzet-i ‘azîme irer. Eger yigirmi birde bu hâlet olmazsa gönül
fenâfi’llâhı bulmazsa girü başlaya tâ fenâfi’llâhı bula ve kalbi
illellah”
kelime-i tayyibesiyle meşgul olmaktır.
Şu veçhile ki; dilini üst
damağına bitiştirip kalb ile zikr ede. Nefesini hapsede. Tüm bedeni
etkilenecek şekilde göbeğini kuvvetlice içeri çeke. Zikir esnâsında; lâ-mahbûbe
ill’allâh (Allah’tan gayri sevilecek yoktur), lâ-matlûbe ill’allâh
(Allah’tan gayri istenilecek yoktur), lâ-mevcûde illâ hû (O’ndan başka
mevcut yoktur) fikriyle gönlünü doldurup onu gönlünden gidermeye. Gayri
düşünceleri kovup kelime-i tevhidi adet eyleye. Üçte, beşte ve yedide
bir nefes alıp, artırarak adeti yirmi bire çıkara. O zaman zikrin nuru
zâkirin kalbine tesir eder ve kalbini aydınlatır. Allah’tan gayri
fikirler tamamen gider ve gönül ferahlığı bulup büyük lezzete kavuşur.
Eğer yirmi birde bu hâlet olmazsa, gönül fenâfillahı bulmazsa baştan
başlaya. Ta ki fenâfillahı bulana ve kalbi
|
|
٣
hazret-i Hakka dâ’imâ âgâh ola.
Farazâ âgâhlığı
gidermek istese kâdir olmaya. Gözde gönülde hayâl ve fikri Allâh ola. Kendüyi bulmaya murâd ancak budur ki kendü yoğ ola, gönül mezkûr ile tenhâ kala. Zikirden vâz gele mezkûr ile meşğûl ola, sa’âdet-i ebediyyede
müstağrak ola.
Tarîk-i sânî:
Zikre ism-i celâl ile yönelmekdir. Ya’nî kalb ile
Allâh dimekdir
Ve zikir itdügi hâlde Hak te’âlâyı muhît-i zerrât-ı
‘âlem bilüp bu fikirden ayrılmaya. Ol kadar zikir ide ki kendüliginden
gide. Bir mertebe bula ki bu hâl kalbin vasf-ı zâtisi ola ve derûnı bu
nûrile tola ve ma’lûm ola ki bu zikre meşğûl iken kalbi hayret alup
‘acâyib melekût kalbe münkeşif olur. O hâlde zikirden
Hz. Hakka dâima uyanık olana kadar. Faraza bu âgahlığı (uyanıklığı) gidermek istese gücü
yetmeye. Gözde, gönülde hayâl ve fikri Allah ola. Kendini bulmaktan
murad ancak budur ki; kendisi yok olup gönül, zikredilen ile yalnız kala.
Zikirden vazgeçip zikredilenle meşgul ola. Ebedi saadete gark ola.
İkinci yol:
İsm-i Celâl (‘Allah’ ismi) ile yönelmektir. Yani kalb ile
‘Allah’ demektir.
Bu zikri yaparken, Hak Teâlâ’yı âlemin zerrelerini
kuşatmış bilip bu fikirden ayrılmamalıdır. O kadar zikrede ki kendinden
geçe. Bir mertebe bula ki bu hâl kalbin zâtının vasfı ola ve derûnu bu
nûr ile dola. Ve biline ki bu zikirle meşgul iken kalbi hayret alıp,
melekûtun acayiplikleri kalb ile keşfedilir. O halde iken zikirden
|
|
٤
vâz gelüp ol
hayrete dalsun. Gönül ahvâlı yine gönülde kalsun. Zinhâr ifşâ itmesün.
Şer’i şerîfden taşra gitmesün. Ol hayret zâ’il oldukda yine ol zikre
meşğûl olsun. Yine hayret geldikde zikirden vâz gelsün. Zîrâ ol hayret
bâb-ı ‘âlem melekûtudır. Feth-i bâb oldıkda ancak edeb sükût kalupdur.
Pes ol hayret gün be-gün izdiyâd bulur zâkir yoğ olup mezkûr kalur.
"Sudûru’l-ahrâr kubûru’l-esrâr" (İlâhî sırlarlar, ehlullâh’ın
kalplerinde gizlidir), mazmûnınca settâr olur. Bu hayrete ğark olan
sâhib-i kuvvetdir ve bu fenâyı bulan sâhib-i sa’âdetdir. Ğalebe ana
i’tikâf ve halvetdir. Kesret ana vahdet ve ‘uzletdir. Teneffüsi
‘ibâdetdir. Tekellümi hikmetdir. Ef’âli mahz-ı hizmetdir. Harekâtı
‘ayn-ı rahmetdir. Zîrâ mest-i hamr-ı vahdetdir ve ğark-ı bahr-ı
muhabbetdir ve her hâlde hâzır-ı
vazgeçip o hayrete dalmalı. Gönlün bu halleri yine gönülde kalmalı
(gizlenmeli), asla ifşâ edilmemeli. Şer’i şeriften ayrılmamalı. Bu hayret hâli geçince
yine bu zikirle meşgul olmalı. Yine hayret hâli gelince zikri bırakmalı.
Zîra bu hayret, melekût âleminin kapısıdır. Kapı açılınca, edep ancak
sükût kalmaktır. Ardından bu hayret günbegün artar ve zikreden yok olup,
zikredilen kalır.
“Sudûri’l-ahrâr kubûru’l-esrâr” (Sırların kabirleri
hürlerin -gerçek hürriyete kavuşmuş olanların- gönülleridir) mânasınca gizleyen olur. Bu hayrete gark olan,
kuvvet sahibidir ve bu fenâyı bulan saâdet sahibidir. Ona galip olan
itikâf ve halvettir (Ona galip olan bir yere kapanıp dışarıya çıkmadan ibâdetle meşgul
olmak ve çevre ile her türlü ilişkiyi kesip yalnız kalmak, tenhâya
çekilmektir). Kesret ona vahdet ve uzlettir (Çokluk ona birliktir,
tekliktir ve görünürde halk ile beraber olduğu halde kalben onlardan
uzak olmaktır). Nefes alması ibadettir. Konuşması hikmettir. Fiilleri hizmetin
ta kendisidir. Hareketleri rahmetin aynısıdır. Çünkü vahdet şarabının
sarhoşu, muhabbet denizine batmış ve her hâlde
|
|
٥
huzûr-ı
hazretdir. Cümle ezdâd ile muvâfakat ve ülfet ider. Her kande olsa safâ
ve rahat ider. Zulümât-ı ‘âlem ile mükedder olmaz. Cânı cânândan bir
nefes ayrılmaz. Gönülden taşraya i’timâd ve meyl itmez. Belki gönlinde
ve gözünde mâsivâ kalmaz. Gözini yumsa fenâfi’llâhdadır. Eger açsa
bekâbi’llâhdadır. Bu hâlât ve makâmât ve bu merâtib ve kemâlât bir
senede belki bir erba’înde belki on günde belki bir günde, bir sâ’atde
isti’dâd ve kabiliyyete göre hâsıl olur ve sıdk ve teveccühe göre gönül
mevlâsına vâsıl olur.
"Et-turuki ilâ’llâhi bi’adedi enfâsi’l-halâyık" (Allâh’a giden yollar
yaratılmışların nefesleri adedincedir.) beşâreti bu tefâvüte işâretdir.
Eger her lahzada her anda her nefesde mülâhaza-i cânândan hâlî kalmazsa
Hazret’in huzurunda hazırdır. Bütün zıdlarla uyar ve ülfet eder (alışır, kaynaşır). Nerede olsa
rahattır ve gönlü şendir. Âlemin karanlıklarıyla kederlenmez. Cânı
cânândan bir nefes ayrılmaz. Gönülden dışarıya (başkasına) güvenip
dayanmaz ve meyletmez. Belki gönlünde ve gözünde mâsivâ kalmaz
(Belki gönlünde ve gözünde Allah’tan gayrisi kalmaz). Gözünü yumsa fenâfillâhtadır eğer açsa bekâbillâhtadır
(Gözünü yumsa, Allah'ta kaybolur, açsa Allah ile bâki olur).
Bu hâller, makâmlar, bu mertebeler ve kemâller, istidâd ve kabiliyete
göre bir senede, kırk günde, belki on günde, belki bir günde, bir saatte
hâsıl olur. Sıdk ve teveccühe göre gönül mevlâsına vâsıl olur (Samimiyet,
sadâkat
ve yönelme durumuna göre gönül sevgilisine, sahibine ulaşır).
“Et-turuki ilâ’llâhi bi’adedi enfâsi’l-halâyık” (Allâh’a
ulaştıran yollar yaratılmışların nefesleri adedincedir) müjdesi, bu
farklılığa işarettir. Eğer her lahzada, her anda, her nefeste sevgiliyi
düşünmekten hâli kalmazsa
|
|
٦
ve uyku kendüsi
alurken kalbi zikirden âvâre olmazsa nevmi yevmi gibi huzûr-ı Hak olur
ve fenâfi’llâhı tîz ve yokluk kapusından içerü girür. Gönül göziyle dost
yüzini bî-hicâb görür. Bu zikir ism-i zâtıdır ve bu zikirde olan
te’sîrât ğayrı esmâda yokdur ve bu zikir az zamânda müdâvemet ideni
mülk-i melekûta sâhib-i tasarruf ider inşa’llâhu te’âlâ.
Tarîk-i sâlis râbıta tarikidir.
Ya’nî bir pîr-i
pür-tedbîri vâsıta itmekile şeb ve rûz kavîlde ve fi’ilde izine
gitmekile pîrin sûret-i zâhiresi her ân hâtırından gitmeyüp durmakda
oturmakda yemekde söylemekde andan bir nefes ğaflet itmeyüp gün be-gün
giderek
ve uykuya dalarken kalbi zikirden âvâre olmazsa uykusu da günü gibi Hak’kın huzuru
olur, fenâfi’llâhı tez olur ve yokluk kapısından içeri girer. Gönül
gözüyle dost yüzünü perdesiz görür. Bu zikir, Zat’ının ismidir ve bu
zikirde olan tesirler başka isimlerde yoktur. Ve bu zikir, az zamanda
aralıksız devâm edeni, Allah Teâlâ’nın izniyle melekût mülküne tasarruf
sâhibi yapar (melekler aleminde hüküm sahibi yapar).
Üçüncü yol:
Râbıta yoludur.
Yani bir pîr-i pür-tedbîri (yol -tarikât- sahibi
mürşidi) vâsıta etmekle, gece ve gündüz sözde ve fiilde izinde gitmekle,
pîrin görünen sûreti her an hatırından gitmeyip; dururken, otururken,
yerken, konuşurken ondan bir nefes gaflet etmeyip, gün be gün, giderek
|
|
٧
ol kişi bu işi
zahmetile iderek bir mertebeye vara ki pîrin şekli mürîdin kalbinde
temekkün kıla ve zahmetsiz her ân tahayyül idebile pes her feyz ki
‘âlem-i ğaybiden pîrin bâtınına nâzil olur mürîdin kalbine dahı yol
bulur ammâ terk-i edeb sebebiyle tarîk-i feyz bozılur ol ecilden bu
tarîk zahmetile düzilür ammâ ism-i celâl tarîk-i ‘akrebdir.
Sûret-i şeyhi dilde yazsa mürîd
Buna olan ana da hâsıl olur
Lîk terk-i edeble zâ’il olur
Ol sebebden ziyâde müşkildir
Sırr-ı rişte-i devleti ey birâder ele al
‘Ömr-i girân-mâyeni az itme hayâl
Dâ’im kamu yirde kamu işe kamu hâl
An yârını gönlin gözin andan yana sal
Sırr-ı gam-ı ‘aşkı derd-mendân anlar
Sanma dil sırrın hod-pesendân
o kişi bu işi zahmetle yaparak bir mertebeye vara ki pîrin şekli müridin kalbinde
yerleşe ve zahmetsiz her ân hayaline getirebile. Şimdi, gayb âleminden
pîrin bâtınına hangi feyz nâzil olur ise, oradan müridin kalbine dahi
yol bulur. Ama terk-i edeb sebebiyle bu feyz yolu bozulur. O sebeple bu
yol zahmetle elde edilir.
Ama ism-i celâl (Allah ismi) yolu, en yakın olandır.
Sûret-i şeyhi dilde yazsa mürîd,
Buna olan ana da hâsıl olur,
Lîk terk-i edeble zâ’il olur.
Ol sebebden ziyâde müşkildir.
Ser-rişte-i devleti ey birâder ele al,
‘Ömr-i girân-mâyeni az itme hayâl.
Dâ’im kamu yirde kamu işte kamu hâl,
An yârini gönlin gözin andan yana sal.
Sırr-ı gam-ı ‘aşkı derd-mendân anlar,
Sanma dil sırrın hod-pesendân anlar
Nakkâşa irer ‘ârif olan nazar nakşından
Bu nakş-ı ğarîbi Nakşibendân anlar
Nakşibendiyye ‘aceb kâfile serverleridir
Gizli yoldan iletirler hareme kâfileyi
İrse çün sâlike sohbetlerinin câzibesi
Giderir vesvese-i halvet ü fikr-i çileyi
[Şeyhinin suretini gönlüne yazsa mürîd,
Buna (şeyhe) hâsıl olan ona da hâsıl olur,
Fakat edebi terk ederse bu hal kaybolur.
O sebeple bu oldukça zordur.
Ey birader! Kader-kısmet ipinin ucunu eline al,
Bu kıymetli ömrü az hayal etme.
Dâima her yerde, her işte ve her halde,
Yârini an, gönül gözünü O'na çevir.
Aşk gâmının sırrını dertli olanlar anlar.
Sanma gönül sırrını mağrur olanlar
|
|
٨
anlar
Nakkâşa irer ‘ârif olan nazar nakşından
Bu nakkş-ı ğarîbi nakşibendân anlar
Nakşibendiyye ‘aceb kâfile sürurlarıdır
Gizli yoldan iletirler hareme kâfileyi
İre çün sâlike sohbetlerinin câzibesi
Giderir vesvese-i halvet ü fikr-i çileyi
Ey tâlib-i Hak!
Bilgil ki tarîk-i
nakşibendiye bel bağlayanlar ve derd-i taleb ile kan ağlayanlar zâhirde
halk ile ihtilât idüp hizmetde olurlar ve bâtınlarıyla ancak hazret-i
Hakkı bilürler ve bulurlar. Kendülerin kesretde gizlerler gönüllerinde
vahdet yolını izlerler. Zâhirlerin halka ve bâtınların Hakka tefvîz
iderler. Bu gizli tarik ile toğrı Hakka giderler “el-irâdeti terki’l-irâdeti
fi’l-irâdeti” (İradeyi, irade içinde terk etmek.) mazmûnınca fenâfi’llâh
olup devlet-i fakr u fenâ ile
anlar.
Ârif olan, nakışa bakarak Nakkâş'a kavuşur,
Bu acayib nakışı Nakşibendîler anlar.
Nakşibendiler çok acayib kafile reisleridir,
Kafileyi gizli yoldan Harem’e iletirler.
Eğer sohbetlerinin çekim gücü sâlike ulaşsa,
Halvet vesvesesini ve çile fikrini yok eder.]
Ey Hakkı isteyen!
Bil ki; Tarîk-i Nakşibendîye’ye bel bağlayanlar ve talep derdi ile kan
ağlayanlar, zâhirde halk ile karışıp hizmette olurlar ve bâtınları ile
ancak Hz. Hakkı bilirler ve bulurlar. Kendilerini kesrette (çoklukta)
gizlerler, gönüllerinde vahdet (birlik) yolunu izlerler. Zâhirlerini
halka ve bâtınlarını Hakka bırakırlar. Bu gizli yol ile doğruca Hakka
giderler. “El-irâdeti terki’l-irâdeti fi’l-irâde” (İrâdeyi, irâde ile
terk etmek) mânasınca fenâfi’llah olup fakr u fenâ (yoksulluk ve yokluk)
devleti ile
|
|
٩
bekâbi’llâhi
bulurlar.
Sûretleri kesretde ma’nâları vahdetde,
Sûretleri firkatde sîretleri vuslatda,
Taşradan bîgâne içerüden hem-hâne,
Ten ağyâr ile gönül yâr ile,
Göz rakîbde gönül habîbde,
Kulak sadâ ile gönül Hudâ ile,
Dil güftâr ile gönül dil-dâr ile,
El san’atda gönül hazretde,
Ayak gitmede gönül zikir itmede,
Ten yatmada gönül cevlân itmede,
(Ten) nâyim gönül kâyim,
Ten râhatda gönül seyâhatda,
Ten post ile gönül dost ile,
Ten mekânda gönül lâ-mekânda,
Ten esbâb ile gönül Rabbü’l-erbâb ile,
Ten ğavğâyile gönül mevlâyile,
Ten cihân ile gönül cânân ile.
Bu tarik ile hâtırların mesrûr iderler. Her ne ise gönülde mestûr
iderler. Sırları halka fâş olmaz.
bekâbillahı bulurlar (Allah ile bâki olurlar).
Suretleri kesrette, mânaları vahdette,
Suretleri firkâtte, sîretleri vuslâtta,
Taşradan bigâne, içeruden hemhâne,
Ten ağyâr ile, gönül yâr ile,
Göz rakibde, gönül habibde,
Kulak sadâ ile, gönül Hudâ ile,
Dil güftâr ile, gönül dildâr ile,
El san’atda, gönül hazretde,
Ayak gitmede, gönül zikr itmede,
Ten yatmada, gönül cevlân itmede,
(Ten) nâim, gönül kâim,
Ten rahatta, gönül seyâhatda,
Ten post ile, gönül dost ile,
Ten mekânda, gönül lâmekânda,
Ten esbâb ile, gönül Rabbü’l-erbâb ile,
Ten kavga ile, gönül mevlâ ile,
Ten cihân ile, gönül cânân ile.
[Suretleri çoklukta, mânaları bir'likte,
Suretleri ayrılıkta, özleri kavuşmada,
Dışardan yabancı, içerden arkadaş,
Beden yabancılarla, gönül Yâr ile,
Göz rakipte, gönül Sevgilide,
Kulak ses ile, gönül Allah ile,
Dil kelâm ile, gönül bağlandığı ile,
El san'atta, gönül Hazrette,
Ayak gitmede, gönül zikretmede,
Beden yatmada, gönül dönüp dolaşmada,
(Beden) uykuda, gönül ayakta,
Beden rahatta, gönül seyahatte,
Beden post ile, gönül Dost ile,
Beden mekânda, gönül mekânsızlıkta,
Beden sebepler ile, gönül Râblerin Râbbi ile,
Beden kavga ile, gönül Mevlâ ile,
Beden âlem ile, gönül Cânân ile.]
Bu yolla gönüllerini mutlu ederler, sırları her ne ise gönülde örtüp
gizlerler ve halka ifşâ olmaz.
|
|
١٠
Ve gönülleri zevkine hîc halel gelmez. Âfet-i
şöhretden cüdâ, ve hâsu’l-hâs-ı Hudâ olurlar ve zikirleri dahi kalbidir.
Zîrâ akreb-i enfa’ tarîk-i Hudâdır ve cemî’-i âfetden cüdâdır ve miftâh-ı
‘acâyib-i ‘âlem-i vahdetdir ve câzib-i cem’iyyet-i huzûr-ı hazretdir.
Ey tâlib-i Hak!
Bilgil ki tarîk-i nakşibendînin rükünleri ücdür.
Kıllet-i ta’âm
Kıllet-i menâm ve,
Kıllet-i kelâm.
Ammâ az yemek az uyumağa mu’îndir ve az uyumak az
söylemeğe sebebdir ve az söylemek zikr-i mürâkabeye kuvvetdir ve murâd
ise ancak huzûr-ı ‘izzetdir ta’âmda ve menâmda ve kelâmda hadd-i vasata
ri’âyet kâfidir.
Beyt:
Az yemek az uyumak az söylemek
Kimde kim olursa ol olur melek
(Bu beyit Marifetname’de şu şekildedir:
Az yemek az uyumak az söylemek
Kimde kim cem’ oldı bil anı melek)
Ey tâlib-i Hak!
Ve
gönüllerinin zevkine hiç halel gelmez. Şöhret âfetinden uzak ve Allah’ın
en hâs kullarından olurlar. Ve zikirleri dahi kalbîdir. Zira (bu kalbî
zikir) Allah
yolunun en yakını en faydalısıdır, bütün âfetlerden uzaktır, vahdet
âleminin acayibliklerinin anahtarıdır ve Allah’ın yüksek huzuruna
cezbedicidir.
Ey Hakkı isteyen!
Nakşibendî yolunun rükûnları üçtür:
Az yemek,
Az uyumak,
Az konuşmak.
Ama az yemek, az uyumaya yardımcıdır ve
az uyumak, az konuşmaya sebeptir. Ve az konuşmak, zikri muhafazaya
kuvvettir. Maksat ise ancak Cenâb-ı Hakkın huzurudur. Yeme, uyuma ve
konuşmada orta yola uymak kâfidir.
Beyt:
Az yemek az uyumak az söylemek,
Kimde kim olursa ol olur melek.
(Bu beyit Marifetname’de şu şekildedir:
Az yemek az uyumak az söylemek
Kimde kim cem’ oldı bil anı melek)
Ey Hakkı isteyen!
|
|
١١
Bilgil ki bu
tarîkin hakîkatı üçdür:
Devâm-ı nefy-i
havâtır ve devâm-ı zikir ve devâm-ı murâkebedir.
Ammâ devâm-ı
nefy-i havâtır devam-ı zikre kuvvetdir.
Ve devâm-ı zikir
dahı devâm-ı murâkebeye mu’îndir.
Ve murâkebe Hak
te’âlâ her yerde hâzır ve nâzır oldığını gönülden bir ân gidermemekdir.
Bu tarîkden
murâd ve maksûd ancak budur.
Beyt:
Turâ yek pend pes ez her dü ‘âlem
Zi-cânet ber ne-yâyed bî-Hudâ dem
(Sana iki âlemde bir nasihat yeter;
Allah ile olmadan bir nefes dâhi verme.)
Ey tâlib-i Hak!
Ehlu’llâh iki
türlüdür:
Biri ‘azîmet ile ‘ameli ihtiyâr ider ve biri zahmet ile ‘ameli îsâr ider.
Egerçi veliyy-i
‘uzlet eşrefdir bi-hasebi’l-hâl, ammâ veliyy-i ‘işret efzaldır bi-hasebi’l-kemâl,
eger veliyy-i ‘uzletdir ve eger veliyy-i ‘işretdir murâdları halka nef’
ve şekkatdır
Bil ki; bu
tarîkâtın hakîkâti üçtür:
Düşünceleri kovmaya,
Zikre ve,
Murakabeye devamdır.
Ama düşünceleri
kovmaya devam, zikrin devamına kuvvettir.
Ve zikre devam dahi
murakabenin devamına arkadaştır.
Ve murakabe, Hak Teâla’nın her yerde hâzır ve nâzır (zaman ve mekândan münezzeh olarak her yerde var olan ve
her şeyi gören, gözeten) olduğunu gönülden bir ân gidermemektir.
Bu tarîkten murat ve maksut (amaçlanan ve istenen) ancak budur.
Beyt:
Tu-râ yek pend pes ez her dü âlem
Zi-cânet ber ne-yâyed bî-Hudâ dem
(Sana her iki alemde de tek nasihat yeter;
Allah ile olmadan bir nefes dahi verme.)
Ey Hakkı isteyen!
Ehlullah iki türlüdür: Biri takvâ ile âmel etmeyi, biri zahmet ile âmel
etmeyi seçer.
Veliy-i uzlet (tenhâyı seçen veli) hâl kabilinden daha
şerefli ise de,
Veliy-i işret (halk içinde olmayı seçen veli) kemâl
yönünden daha faziletlidir. İster veliy-i uzlet olsun ister veliy-i
işret olsun, muratları; halka fayda, şefkattır
|
|
١٢
ve hizmetdir.
Zîrâ kendü vücûdlarından geçmişlerdir, vahdet şerbetin içmişlerdir,
dostı bulmışlar, murâd almışlar, ef’âlleri gönüllerine mâni’ olmaz ve
gönülleri bir nefes huzûrdan hâlî kalmaz. Âyîne-i zât-ı sıfât olmışlar,
cemal-i mahbûba hayrân kalmışlar, âyîne ise mahbûb katında merğûbdur.
Zîrâ mahbûb içün kendü cemâlin görmek matlûbdur. Bu makâmda îmân ‘ayân
olur ve ‘ayân ‘ayn icinde pinhân olur ve visâl u hicrân yeksân olur ve
hayât ve memât âsân olur.
Ey tâlib-i Hak!
Bilgil ki bu
tarîkatın pîri Hâce Bahaü’ddîn rahmetu’llâhi te’âlâ ‘aleyhi
hazretleridir ve mecmû’-ı tarîk-i nakşibendiyye bu
ve hizmettir.
Zîra bunlar, kendi varlıklarından geçmişler, vahdet şerbetini
içmişlerdir. Dostu bulmuşlar, murad almışlardır. İşleri gönüllerine mâni
olmaz. Ve gönülleri bir nefes huzurdan hâli kalmaz. Sevgilinin zâtına,
sıfatına ayna olmuşlar, cemâline hayran kalmışlardır. Ayna ise sevgili
katında kıymetlidir. Zira sevgili için kendi cemâlini görmek arzu edilen
bir şeydir. Bu makamda iman ayan olur (meydana çıkar) ve ayan olan kendi içinde
gizlenir. Kavuşma ve ayrılma bir olur, hayat ve ölüm kolay olur.
Ey Hakkı isteyen!
Bil ki bu târikatımızın pîri Hâce Bahaeddin rahmetullahi teâlâ aleyh
hazretleridir.
Ve Tarik-i Nakşibendîyenin tümü bu
|
|
١٣
on iki
kelimedir:
– Nefy-i vücûd
– Ve bezl-i mevcûd
– Ve terk-i sûret
– Ve ‘amel-i be-’azîmet
– Hûş der-dem
– Ve nazar ber-kadem
– Sefer der-vatan
– Ve halvet der-encümen
– İhtimâ ‘ani’l-bid’at
– Ve iktidâ be-sünnet
– ‘Uzlet ‘ani’l-enâm
–
Ve zikr-i ‘ale’d-devâm
Ve’l-hamdûli’llâhi ‘ale’t-tamâm
Ve min vâridâtihi
Ey gönül cânânını kendinde bul ey âdem-i pür-dem-i dilâ-endûn ey kadîmî
dilâ der hod-bîn dîdâr-ı dil-dâri ‘asl-ı gönüldür enâ ‘abdu kalbi’l-’aşki
ve’l-cemâli fi’l-kalbi’l-kalb-i beyti’l-’aşki ‘aşk imiş cân içinde
cânânım edhil fi’l-kalbi’l-külli fi’l-kalbi her çi heşt der-dilest
dostum gönül ‘âşık ve ma’şûk
on iki kelimedir:
– Nefy-i vücûd (Varlığını yok etmek)
– Ve bezl-i mevcûd (Elinde olanı esirgemeden vermek)
– Ve terk-i sûret (Görünüşe ehemmiyeti terk etmek)
– Ve amel-i be-azîmet (Takvâ üzere âmel etmek)
– Hûş der-dem (Her nefeste ayık olmak)
– Ve nazar ber-kadem (Kendi ayağına bakmak,
başkayla ilgilenmemek)
– Sefer der-vatan (Vatanda sefer etmek. Enfüsî seyir, kendi özünde
seyir)
– Ve halvet der-encümen (Toplulukta yalnızlık. Halk içinde Hak ile
olmak)
– İhtimâ ani’l-bid’at (Bid’atlardan kaçınmak)
– Ve iktidâ be-sünnet (Sünnete uymak)
– Uzlet-i ani’l-enâm (Halktan uzak durmak)
– Ve zikr-i ale’d-devâm (Zikre devâm etmek)
Ve’l-hamdûli’llâhi ‘ale’t-tamâm (Allah’a tam mânâsıyla hamd olsun)
Ve ilham
olundu
Ey gönül cânânını kendinde bul ey âdem-i pür-dem-i dilâ-endûn ey kadîmî
dilâ der hod-bîn dîdâr-ı dil-dâri ‘asl-ı gönüldür enâ ‘abdu kalbi’l-’aşki
ve’l-cemâli fi’l-kalbi’l-kalb-i beyti’l-’aşki ‘aşk imiş cân içinde
cânânım edhil fi’l-kalbi’l-külli fi’l-kalbi her çi heşt der-dilest
dostum gönül ‘âşık ve ma’şûk
|
|
١٤
benem
‘aşk-ı hem dil-dâr-ı dil-dâresti cân cay-ı cânânest el-aşk-ı hüve’l-ma’şûk
ve’l-’âşık ez-birûn-i halkem ve’z-derûn-i emrem ez-birûn ğarîbem ve’z-derûn
firîb-i muhabbet der-derûn bâyed ne bîrûn el hubb-ı lübbi’l-lübbi
hubbu’l-hubbi lübbi’l-lübb emr-i fî fûâdi’l-kalb-i bâbu’l-ebvâb dil hâne-i
Hudâst dil ğâr-i yârest dil halvet-i mahbûbest dil kıble-i matlûbest dil
âyîne-i cemâl-i ‘aşkest cân-ı erğanûn-ı ‘aşkest ‘aşkdır cân icinde yâr-ı
kadîm dem-i ‘aşk.
Bir nokta tekrâr ile kitâb olur
Bir kıl tekrâr ile halîce olur
Bir katre tekrâr ile deryâ olur
Bir dâne tekrâr ile bâğ u bostân oldı
Bir ‘adeddir ki tekrâr ile yüz
benem ‘aşk-ı
hem dil-dâr-ı dil-dâresti cân cay-ı cânânest el-aşk-ı hüve’l-ma’şûk ve’l-’âşık
ez-birûn-i halkem ve’z-derûn-i emrem ez-birûn ğarîbem ve’z-derûn firîb-i
muhabbet der-derûn bâyed ne bîrûn el hubb-ı lübbi’l-lübbi hubbu’l-hubbi
lübbi’l-lübb emr-i fî fûâdi’l-kalb-i bâbu’l-ebvâb dil hâne-i Hudâst dil
ğâr-i yârest dil halvet-i mahbûbest dil kıble-i matlûbest dil âyîne-i
cemâl-i ‘aşkest cân-ı erğanûn-ı ‘aşkest ‘aşkdır cân icinde yâr-ı kadîm
dem-i ‘aşk.
Bir nokta tekrâr ile kitâb olur
Bir kıl tekrâr ile halîce (halı, kilim) olur
Bir katre tekrâr ile deryâ olur
Bir dâne tekrâr ile bâğ bostân oldı
Bir adeddir ki tekrâr ile yüz
[Bir
tek noktanın tekrarlanmasıyla kitap meydana gelir
Bir kılın tekrarından halı, kilim ortaya çıkar
Bir damlanın tekrarından deniz oluşur
Bir dâne tekrar ede ede bağ ve bostan oldu
Bir adet tekrar ile yüz
|
|
١٥
bin oldı
Bir çekirdekdir ki tekrâr ile şeçere-i cihân oldı
Bir cândı ki bunca insân oldı
Risâle de hâtime buldı.
Enderûnî
Mustafâ Mîrkânî
bin oldı
Bir çekirdekdir ki tekrâr ile şeçere-i cihân oldı
Bir cândı ki bunca insân oldı
Risâle de hâtime buldı.
bin oldu
Bir çekirdeğin tekrarı ile dünyanın ağaçları oldu
Bir tek cândan bunca insan meydana geldi
Risâle de burada son buldu]
Enderûnî
Mustafâ Mîrkânî
|
|
|