Tarîk-i sânî:
Zikre ism-i celâl ile yönelmekdir. Ya’nî kalb ile
Allâh dimekdir
Ve zikir itdügi hâlde Hak te’âlâyı muhît-i zerrât-ı
‘âlem bilüp bu fikirden ayrılmaya. Ol kadar zikir ide ki kendüliginden
gide. Bir mertebe bula ki bu hâl kalbin vasf-ı zâtisi ola ve derûnı bu
nûrile tola ve ma’lûm ola ki bu zikre meşğûl iken kalbi hayret alup
‘acâyib melekût kalbe münkeşif olur. O hâlde zikirden
vâz gelüp ol
hayrete dalsun. Gönül ahvâlı yine gönülde kalsun. Zinhâr ifşâ itmesün.
Şer’i şerîfden taşra gitmesün. Ol hayret zâ’il oldukda yine ol zikre
meşğûl olsun. Yine hayret geldikde zikirden vâz gelsün. Zîrâ ol hayret
bâb-ı ‘âlem melekûtudır. Feth-i bâb oldıkda ancak edeb sükût kalupdur.
Pes ol hayret gün be-gün izdiyâd bulur zâkir yoğ olup mezkûr kalur.
"Sudûru’l-ahrâr kubûru’l-esrâr" (İlâhî sırlarlar, ehlullâh’ın
kalplerinde gizlidir), mazmûnınca settâr olur. Bu hayrete ğark olan
sâhib-i kuvvetdir ve bu fenâyı bulan sâhib-i sa’âdetdir. Ğalebe ana
i’tikâf ve halvetdir. Kesret ana vahdet ve ‘uzletdir. Teneffüsi
‘ibâdetdir. Tekellümi hikmetdir. Ef’âli mahz-ı hizmetdir. Harekâtı
‘ayn-ı rahmetdir. Zîrâ mest-i hamr-ı vahdetdir ve ğark-ı bahr-ı
muhabbetdir ve her hâlde hâzır-ı huzûr-ı hazretdir. Cümle ezdâd ile
muvâfakat ve ülfet ider. Her kande olsa safâ ve rahat ider. Zulümât-ı
‘âlem ile mükedder olmaz. Cânı cânândan bir nefes ayrılmaz. Gönülden
taşraya i’timâd ve meyl itmez. Belki gönlinde ve gözünde mâsivâ kalmaz.
Gözini yumsa fenâfi’llâhdadır. Eger açsa bekâbi’llâhdadır. Bu hâlât ve
makâmât ve bu merâtib ve kemâlât bir senede belki bir erba’înde belki on
günde belki bir günde, bir sâ’atde isti’dâd ve kabiliyyete göre hâsıl
olur ve sıdk ve teveccühe göre gönül mevlâsına vâsıl olur.
"Et-turuki ilâ’llâhi bi’adedi enfâsi’l-halâyık" (Allâh’a giden yollar
yaratılmışların nefesleri adedincedir.) beşâreti bu tefâvüte işâretdir.
Eger her lahzada her anda her nefesde mülâhaza-i cânândan hâlî kalmazsa
ve uyku kendüsi alurken kalbi zikirden âvâre olmazsa nevmi yevmi gibi
huzûr-ı Hak olur ve fenâfi’llâhı tîz ve yokluk kapusından içerü girür.
Gönül göziyle dost yüzini bî-hicâb görür. Bu zikir ism-i zâtıdır ve bu
zikirde olan te’sîrât ğayrı esmâda yokdur ve bu zikir az zamânda
müdâvemet ideni mülk-i melekûta sâhib-i tasarruf ider inşa’llâhu te’âlâ.
Tarîk-i sâlis râbıta tarikidir.
Ya’nî bir pîr-i
pür-tedbîri vâsıta itmekile şeb ve rûz kavîlde ve fi’ilde izine
gitmekile pîrin sûret-i zâhiresi her ân hâtırından gitmeyüp durmakda
oturmakda yemekde söylemekde andan bir nefes ğaflet itmeyüp gün be-gün
giderek ol kişi bu işi zahmetile iderek bir mertebeye vara ki pîrin
şekli mürîdin kalbinde temekkün kıla ve zahmetsiz her ân tahayyül
idebile pes her feyz ki ‘âlem-i ğaybiden pîrin bâtınına nâzil olur
mürîdin kalbine dahı yol bulur ammâ terk-i edeb sebebiyle tarîk-i feyz
bozılur ol ecilden bu tarîk zahmetile düzilür ammâ ism-i celâl tarîk-i
‘akrebdir.
Sûret-i şeyhi dilde yazsa mürîd
Buna olan ana da hâsıl olur
Lîk terk-i edeble zâ’il olur
Ol sebebden ziyâde müşkildir
Sırr-ı rişte-i devleti ey birâder ele al
‘Ömr-i girân-mâyeni az itme hayâl
Dâ’im kamu yirde kamu işe kamu hâl
An yârını gönlin gözin andan yana sal
Sırr-ı gam-ı ‘aşkı derd-mendân anlar
Sanma dil sırrın hod-pesendân anlar
Nakkâşa irer ‘ârif olan nazar nakşından
Bu nakkş-ı ğarîbi nakşibendân anlar
Nakşibendiyye ‘aceb kâfile sürurlarıdır
Gizli yoldan iletirler hareme kâfileyi
İre çün sâlike sohbetlerinin câzibesi
Giderir vesvese-i halvet ü fikr-i çileyi
Ey tâlib-i Hak!
Bilgil ki tarîk-i
nakşibendiye bel bağlayanlar ve derd-i taleb ile kan ağlayanlar zâhirde
halk ile ihtilât idüp hizmetde olurlar ve bâtınlarıyla ancak hazret-i
Hakkı bilürler ve bulurlar. Kendülerin kesretde gizlerler gönüllerinde
vahdet yolını izlerler. Zâhirlerin halka ve bâtınların Hakka tefvîz
iderler. Bu gizli tarik ile toğrı Hakka giderler “el-irâdeti terki’l-irâdeti
fi’l-irâdeti” (İradeyi, irade içinde terk etmek.) mazmûnınca fenâfi’llâh
olup devlet-i fakr u fenâ ile bekâbi’llâhi bulurlar.
Sûretleri kesretde ma’nâları vahdetde,
Sûretleri firkatde sîretleri vuslatda,
Taşradan bîgâne içerüden hem-hâne,
Ten ağyâr ile gönül yâr ile,
Göz rakîbde gönül habîbde,
Kulak sadâ ile gönül Hudâ ile,
Dil güftâr ile gönül dil-dâr ile,
El san’atda gönül hazretde,
Ayak gitmede gönül zikir itmede,
Ten yatmada gönül cevlân itmede,
(Ten) nâyim gönül kâyim,
Ten râhatda gönül seyâhatda,
Ten post ile gönül dost ile,
Ten mekânda gönül lâ-mekânda,
Ten esbâb ile gönül Rabbü’l-erbâb ile,
Ten ğavğâyile gönül mevlâyile,
Ten cihân ile gönül cânân ile.
Bu tarik ile hâtırların mesrûr iderler. Her ne ise gönülde mestûr
iderler. Sırları halka fâş olmaz.
Ve gönülleri zevkine hîc halel gelmez. Âfet-i
şöhretden cüdâ, ve hâsu’l-hâs-ı Hudâ olurlar ve zikirleri dahi kalbidir.
Zîrâ akreb-i enfa’ tarîk-i Hudâdır ve cemî’-i âfetden cüdâdır ve miftâh-ı
‘acâyib-i ‘âlem-i vahdetdir ve câzib-i cem’iyyet-i huzûr-ı hazretdir.
Ey tâlib-i Hak!
Bilgil ki tarîk-i nakşibendînin rükünleri ücdür.
Kıllet-i ta’âm
Kıllet-i menâm ve,
Kıllet-i kelâm.
Ammâ az yemek az uyumağa mu’îndir ve az uyumak az
söylemeğe sebebdir ve az söylemek zikr-i mürâkabeye kuvvetdir ve murâd
ise ancak huzûr-ı ‘izzetdir ta’âmda ve menâmda ve kelâmda hadd-i vasata
ri’âyet kâfidir.
Beyt:
Az yemek az uyumak az söylemek
Kimde kim olursa ol olur melek
(Bu beyit Marifetname’de şu şekildedir:
Az yemek az uyumak az söylemek
Kimde kim cem’ oldı bil anı melek)
Ey tâlib-i Hak!
Bilgil ki bu
tarîkin hakîkatı üçdür:
Devâm-ı nefy-i
havâtır ve devâm-ı zikir ve devâm-ı murâkebedir.
Ammâ devâm-ı
nefy-i havâtır devam-ı zikre kuvvetdir.
Ve devâm-ı zikir
dahı devâm-ı murâkebeye mu’îndir.
Ve murâkebe Hak
te’âlâ her yerde hâzır ve nâzır oldığını gönülden bir ân gidermemekdir.
Bu tarîkden
murâd ve maksûd ancak budur.
Beyt:
Turâ yek pend pes ez her dü ‘âlem
Zi-cânet ber ne-yâyed bî-Hudâ dem
(Sana iki âlemde bir nasihat yeter;
Allah ile olmadan bir nefes dâhi verme.)
Ey tâlib-i Hak!
Ehlu’llâh iki
türlüdür:
Biri ‘azîmet ile ‘ameli ihtiyâr ider ve biri zahmet ile ‘ameli îsâr ider.
Egerçi veliyy-i
‘uzlet eşrefdir bi-hasebi’l-hâl, ammâ veliyy-i ‘işret efzaldır bi-hasebi’l-kemâl,
eger veliyy-i ‘uzletdir ve eger veliyy-i ‘işretdir murâdları halka nef’
ve şekkatdır ve hizmetdir. Zîrâ kendü vücûdlarından geçmişlerdir, vahdet
şerbetin içmişlerdir, dostı bulmışlar, murâd almışlar, ef’âlleri
gönüllerine mâni’ olmaz ve gönülleri bir nefes huzûrdan hâlî kalmaz.
Âyîne-i zât-ı sıfât olmışlar, cemal-i mahbûba hayrân kalmışlar, âyîne
ise mahbûb katında merğûbdur. Zîrâ mahbûb içün kendü cemâlin görmek
matlûbdur. Bu makâmda îmân ‘ayân olur ve ‘ayân ‘ayn icinde pinhân olur
ve visâl u hicrân yeksân olur ve hayât ve memât âsân olur.
Ey tâlib-i Hak!
Bilgil ki bu
tarîkatın pîri Hâce Bahaü’ddîn rahmetu’llâhi te’âlâ ‘aleyhi
hazretleridir ve mecmû’-ı tarîk-i nakşibendiyye bu on iki kelimedir:
– Nefy-i vücûd
– Ve bezl-i mevcûd
– Ve terk-i sûret
– Ve ‘amel-i be-’azîmet
– Hûş der-dem
– Ve nazar ber-kadem
– Sefer der-vatan
– Ve halvet der-encümen
– İhtimâ ‘ani’l-bid’at
– Ve iktidâ be-sünnet
– ‘Uzlet ‘ani’l-enâm
–
Ve zikr-i ‘ale’d-devâm
Ve’l-hamdûli’llâhi ‘ale’t-tamâm
Ve min vâridâtihi
Ey gönül cânânını kendinde bul ey âdem-i pür-dem-i dilâ-endûn ey kadîmî
dilâ der hod-bîn dîdâr-ı dil-dâri ‘asl-ı gönüldür enâ ‘abdu kalbi’l-’aşki
ve’l-cemâli fi’l-kalbi’l-kalb-i beyti’l-’aşki ‘aşk imiş cân içinde
cânânım edhil fi’l-kalbi’l-külli fi’l-kalbi her çi heşt der-dilest
dostum gönül ‘âşık ve ma’şûk
benem
‘aşk-ı hem dil-dâr-ı dil-dâresti cân cay-ı cânânest el-aşk-ı hüve’l-ma’şûk
ve’l-’âşık ez-birûn-i halkem ve’z-derûn-i emrem ez-birûn ğarîbem ve’z-derûn
firîb-i muhabbet der-derûn bâyed ne bîrûn el hubb-ı lübbi’l-lübbi
hubbu’l-hubbi lübbi’l-lübb emr-i fî fûâdi’l-kalb-i bâbu’l-ebvâb dil hâne-i
Hudâst dil ğâr-i yârest dil halvet-i mahbûbest dil kıble-i matlûbest dil
âyîne-i cemâl-i ‘aşkest cân-ı erğanûn-ı ‘aşkest ‘aşkdır cân icinde yâr-ı
kadîm dem-i ‘aşk.
Bir nokta tekrâr ile kitâb olur
Bir kıl tekrâr ile halîce olur
Bir katre tekrâr ile deryâ olur
Bir dâne tekrâr ile bâğ u bostân oldı
Bir ‘adeddir ki tekrâr ile yüz bin oldı
Bir çekirdekdir ki tekrâr ile şeçere-i cihân oldı
Bir cândı ki bunca insân oldı
Risâle de hâtime buldı.
Enderûnî
Mustafâ Mîrkânî