Mektuplar

MEVZUU:

a) Nakşibendiye Tarikatının hususiyetleri ve sair tarikatlara nazaran daha faziletli olduğu;
b) Ona mensub olanların medhi.
Ve; bu münasebetle bazı hususların beyanı.

NOT:

İmâm-ı Rabbânî Hz. bu mektubu, Hüseyin Manburî'ye yazmıştır.

***

Âlemlerin Rabbı Allah'a hamd olsun. Salât ve selâm Seyyid'ül-mürselin'e ve onun pâk âlinin tümüne olsun..

Her halde, Maden-i Siyadet Mir Hüseyin Kıymetli Kardeş uzakta kalıp gözden kaybolanları unutmamıştır. İhtimal ki o: Tarikat-ı Aliyye âdabına riâyeti bırakmamıştır. Zira bu Tarikat, her yönü ile sâir meşâyih-i kiramın tarikatlarından ayrı bir mânâ taşır.

Mülakatınızın müddeti ve sohbetinizin fırsatı cidden pek az oldu. Bunun için, istedim ki: Bu Tarikat-ı Aliyye'nin hususiyetlerinden bazılarını yazayım. Onun kemalâtını anlatayım. Bunları yazmam, bazı yüksek ilimlerin ve üstün maarifin zımnında olacaktır.

Her ne kadar, bu kısım maarifin ve ilimlerin bilfiil idrâkinin zorluğunu ve dinleyenlerin zihnine girmekten yana uzak olduğunu biliyorsam da, lâkin şu iki şeyin mülâhazası ile bunlar açıklanmıştır:

a) Dinleyenler, görünüşte bilfiil bu mânâlardan uzak görünürlerse de, kendilerinde bir istidad olabilir.
b) Muhatab, zahirde her ne kadar bir tane ise de; lâkin hakikatta muhatap o şahıstır ki, tam bu muamelenin mahremidir. Bu mânâda:

– Kılıç kullananın..

Darb-ı meseli meşhurdur.

***

Ey Kardeş,

Bu Tarikat-ı Seniyye'nin başı, yolcularının reisi şu zattır: Sıddık-ı Ekber.. Allah ondan razı olsun. Bu, öyle bir zattır ki, tahkik üzere peyamberlerden sonra, bütün Âdemoğullarının en faziletlisidir. Bu itibarla, bu Tarikat'ın büyükleri tarafından yazılan bir ibarede şöyle gelmiştir:

– Bizim intisabımız, bütün intisabların üstündedir.

Zira bu zatların intisabları huzur ve şuurdan ibarettir ki; bu aynıyla, Hazret-i Sıddık'ın intisabı ve onun, bütün huzurların üstünde olan huzurudur.

Yine bu Tarikat'ta nihayetin bidayete derc edilmiş (sonun, başa yerleştirilmiş) olması vardır. Bu mânâda Hâce Bahaeddin Nakşibend Hz. Şöyle dedi:

Biz, nihayeti bidayete derc ediyoruz.

Bir mısra:

Gülistanımla kıyasla baharımı..

Şöyle bir şey sorulabilir:

– Başkalarının nihayeti, bunların bidayetine derc edilmiş olduğuna göre. bunların nihayeti nasıl olur?. Aynı şekilde, başkalarının nihayeti Sübhan Hakka vusul olduğuna göre, Hak'tan yana bunların seyri nereye varır?. Zira:

– Abadan'dan öteye köy yok..

Darb-ı meseli meşhurdur.

Bu soruya şöyle bir cevap verebiliriz:

– Eğer ulaşmak müyesser olursa.. üryan bir vusuldür. Bunun alâmeti dahi, matlubun husulünden yana ye'sin husulüdür; anla..

Bizim kelâmımız bir işarettir ki: Havas zümreden pek azı anlayabilir. Hattâ, havasın da havası zümrenin pek azı anlar.

Bu büyük devletin husulünü ancak şunun için anlattık; zira, bu taifenin bir kısmından üryan vüsulle (Vasl-ı üryan: Tasavvuf yolculuğunun sonunda Allahü Teâlâ'ya kavuşma hâli. Nihâyete erme. Bak. 294. Mektup) mübahat edenler (övünenler) olduğu gibi, bir başka taife de şöyle demiştir:

– Matlubun husulünden ye's (Matlubun elde edilmesi hususunda ümitsizlik):

Ve.. mahrumiyete kanaat getirmişlerdir. Lâkin bu iki devlet arasında kendilerine cem hali (İslâm'ın güzelliği ile küfrün çirkinliği arasının ayırt edilemediği hal – 445. Mektup393. Mektup408. Mektup) gelince.. onu: İki zıddın bir araya gelişi sanırlar. Ve.. onu muhalât (mümkün olmayan işler) kabilinden bilirler..

O kimseler ki: Vuslat iddia ederler; bunlar, ye'si mahrumiyet görürler.

O kimseler ki: Ye's iddia ederler; bunlar da, vuslatı ayrılmak görürler.

Ancak, bütün bunlar, o yüce menzile eremeyişin alâmetidir.

Bu babda hülâsa söz şudur:

Onların batınlarına, bu yüce makamdan bir aydınlık gelmiştir. Bazısı bunu vuslat sanmış; bazısı da ye's olarak görmüştür.

Anlatılan değişik durum, onların istidadlarının değişik olmasından ileri gelmiştir. Zira, bir taifenin istidadına vuslat münasiptir; bir başka taifenin istidadına ise; ye's..

Fakire göre, ye's istidadı, vuslat istidadından daha güzeldir. İsterse, vuslat ve ye's birbirinin mülâzımı (ayrılmaz parçası) olsun..

Burada verilen cevapla, ikinci i'tirazın cevabı dahi açıklanmış oldu. Çünkü, mutlak vuslat, üryan vuslat gibi değildir. İkisi arasında o kadar fark var ki.. Şunu demek istiyorum:

– Üryan vuslat, bütün perdeleri kaldırır, bütün engelleri izâle eder..

***

Perdelerin en büyüğü ve en kuvvetlisi mütenevvi tecelli ve muhtelif zuhuratlar olduğuna göre; bu tecellileri ve zuhurları bitirmen ve tam mânâsı ile tamama erdirmen lâzımdır. Bu tecelli ve zuhurlar ister imkân aynalarında olsun; isterse vücub cilvegâhlarında.. Onların aralarında şeref ve rütbe itibarı ile bir değişiklik olsa dahi, perde husulü işinde ikisi de birdir (her ikisi de perdedir). Zira şeref ve rütbe talibin görüş zaviyesi dışındadır.

Burada şöyle bir şey sorulabilir:

– Bu beyandan lâzım gelir ki, tecellilerin bir nihayeti olsun.

Halbuki, meşâyihin sarahatle anlattığına göre, tecellilerin nihayeti yoktur.

Bunun için şöyle cevap verebilirim:

– Tecellilerin nihayetsiz oluşu, tafsilatı ile, isimlerde ve sıfatlarda seyir durumuna göredir.. (Tecelliler nihayetsiz olsay) Bu takdirde, Yüce Mukaddes Hazret-i Zat'a vüsul müyesser olmayacağı gibi, vasl-ı üryan dahi hâsıl olmaz..

Çünkü: Yüce ve Mukaddes Hazret-i Zat'a vüsul, isimlerin ve sıfatların taayyününe (aşikâr olmasına, görünmesine) bağlıdır. Ama, icmâl yollu.. Böyle olunca, tecellilerin nihayeti olur..

(Tecelliler, toplu mânâda sonludur ama tafsilatta sonsuzdur)

Bu arada bir başka soru şöyle olabilir:

– Zati tecellilerin nihayetsiz olduğu söylenmiştir. Nitekim Mevlâna Cami dahi, Lemâat şerhinde bunu sarahaten anlatmıştır. Durum böyle olunca, söz nasıl tecellilerin nihayet bulduğuna gider?.

Bunun için şöyle cevap verebilirim:

– Bu zati tecelliler, şüun ve itibarların mülâhazası olmadan olmaz. Zira tecelli, bunların mülâhazası olmadan mümkün değildir. Bizim beyan etmekte olduğumuz işe gelince: Tecellilerin ötesinde şeydir; ister sıfatlara bağlı olsun, isterse zata.. Zira, bu yerde tecelli ıtlakı caiz değildir; ama hangi tecelli olursa olsun. Şundan ki: Tecelli, bir şeyin ikinci, üçüncü veya dördüncü mertebede zuhurundan ibarettir ki; taa, Allah'ın dilediği yere kadar.. Ama burada (yani bizim beyan etmekte olduğumuz işte) mertebeler sükût etmiş, mesafeler tamamen durulmuştur.

Şöyle bir şey sorulabilir:

– Hangi itibarla, bu tecellilere:

– Zatî..

Denmiştir.

Bunun cevabını şöyle veririm:

– Eğer tecelliler, fazladan zâid bir mânâ mülâhazası ile olursa.. Yani Zat üzerine.. O zaman bu: Sıfatlara bağlı tecelliler olur.. Eğer fazladan zâid bir mânâ mülâhazası olmadan olursa; o zaman bu: Zata bağlı tecellilerden olur.. Bu mânâ icabı olarak, vahdet mertebesi için; ki o, taayyün-ü evvel olup zattan başka bir şey değildir, şöyle demişlerdir:

– Zatî tecelli..

Bizim talep makamımız. Yüce Mukaddes Hazret-i Zat'tır. O makamda, mânâların mülâhazasına (düşünülmesine) yer yoktur. İster zâid mânâ olsun, isterse zâid mânâ olmasın.. Çünkü, icmâl yollu mânâlar orada tamamen dürülmüştür. Yüce Mukaddes Hazret-i Zat'a vüsul müyesser olmuştur.

Şunun da bilinmesi gerekir ki: O makamda vüsul, şekilden ve misalden münezzehtir. Matlub ve ittisal gibi ki, akıl onu idrâk eder ve bahis dışıdır; Mukaddes Hakkın zatına böyle şeyler lâyık değildir. Zira misli olan için, misilden münezzehe yol yoktur. Sultanın ihsanlarını, ancak kendi taşıyıcıları alabilir..

Mesnevide şöyle dile geldi:

Vardır nâsın Rabb'ının, canı ile nâsın;
İttisali, yoktur yeri şeklin kıyasın..

(Şeklin ve kıyasın dışında, insanın Rabbının insanın cânı ile bitişikliği vardır.)

***

Bu Tarikat meşâyihinden hiç biri, yolunun nihayetinden haber vermemiştir. Hemen hepsi, yollarının bidayetinden haber vermişlerdir. Meselâ şöyle demişlerdir:

– Bunda nihayetin bidayete derc edilmiş olması vardır.

Onların bidayetleri nihayetleri ile imtizaç ettiğine (birbiriyle karışıp kaynaştığına) göre, nihayetleri dahi, bidayetlerine münasip bir şekilde olur. Bu nihayetin izhârı ise Fakir'in imtiyazlı olduğu bir durumdur (Bu nihayetin aşikâr edilip ortaya çıkarılması konusunda İmâm-ı Rabbâni Hz. kendisinin ayrıcalıklı olduğunu, yani bu hususta kendisine has bir ilim verildiğini beyan ediyor).

Bir şiir:

Farsça Metin (متن فارسی)
اگر پادشه بر در پیرزن
بیاید تو ای خواجه سبلت مکن
✦ ✦ ✦
Okunuşu (Transkripsiyon)
Eger pâdişeh ber deri pîrezen Biyâyed to ey hâce siblet me-kun
✦ ✦ ✦
Türkçe Meali
Eğer padişah (bile) o ihtiyar kadının kapısına (tevazu gösterip) geliyorsa; Ey hoca/efendi! Sen kalkıp da kibirlenme, bıyık burup büyüklük taslama!

Veya (kitabın tercümesinde olduğu üzere):

Padişah çalarsa kapısını kocakarının;
Olmaya gidesin yolunmasına bıyığının..

Bunun için noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah'a hamd ü şükürler olsun.

***

Ey Kardeş,

Bu nihayete ulaşanlar, yani: Bu Tarikat'a mensup olanlardan, azın da azı kimselerdir. Daha açık tabirle: Diğer tarikatlara intisab edenlere nisbetle.. Eğer bunların sayılarını belirtmeye kalksam, yaklaşanlar, uzaklaşmaya yüz tutarlar. Uzakta olanlar dahi inkâr ve taannüt yoluna (inada) saparlar.. Hem öyle bir uzak görürler ki!.

Ancak, bütün bu olanlar, nihayetin de nihayetine kemaliyle vüsulden ötürüdür. Bu vüsul dahi, Allah'ın Habibi Resulûllah (ﷺ) efendimizin fazileti sayesinde olmuştur. Ona salât ve selâm olsun..

***

Bu Tarikat-ı Aliyye'nin hususiyetleri arasında bir de şu vardır: VATANDA SEFER.. Ki bu: Seyr-i enfüsîden (içteki seyirden) ibarettir.

Seyr-i enfüsî her ne kadar diğer meşâyih tarikatlarında dahi sabit ise de, lâkin, bu mânâda onlara ancak, yollarının nihayetinde müyesser olur. Hem de, afakî seyri (dıştaki seyri) kat ettikten sonra.. Ama bu Tarikat-ı Aliyye böyle değildir.

Bu Tarikat-ı Aliyye'nin iptidası seyr-i enfüsîden başlar ki seyr-i afakî bunun zımnında (bunun içerisinde bununla birlikte) kat edilir. Bu seyrin, işin başında husulünün menşei ise; nihayetin bidayete derc edilmiş olmasındandır.

***

Bu Tarikat-ı Aliyye'nin bir başka hususiyeti ise.. CELVETTE HALVET olmasıdır (Celvet: Abdin, fenâfillah olup halvetten ayrılması). Bu dahi, seyr-i vatanî'nin ayrılan bir koludur. Bu halde olan kimse: Tefrika celvetinin aynında, halvet vatanı yuvasının seferini yapar. Afakî dağınıkları, enfüs hücresine çıkamaz..

Bu mânâ, diğer tarikatlarda, ancak müntehada (sonda) müyesser olur.. Ama, bu Tarikat-ı Aliyye'de iptidada (başta) müyesser olur. Bunun için de, bu Tarikat-ı Aliyye'nin hususiyetleri arasına girmiş olur.

Şunun bilinmesi gerekir ki:

– CELVETTE HALVET..

Demenin mânâsı şudur: Vatanî halvet kapılarını kilitlemek, takalarını da (pencerelerini de) tıkamak..

Yani: Celvet tefrikasında hiç kimseye iltifat etmeyecek. Orada, hiç kimse ile muhatap olup konuşmayacak.. Ama bu demek değildir ki: Gözlerini yumacak ve zorla duygularını muattal bırakacak.. Zira böyle bir şey, bu Tarikat-ı Aliyye'ye münâfidir (zıttır, terstir).

***

Ey Kardeş,

Bütün bu zorlamalar ve bir çıkış yolu aramalar, hep başta ve ortada olur. Amma sonda: Bu kaçamak yolu aramalardan yana hiç bir şey kalmaz. Orada, aynı tefrika içinde bir cemiyet hali vardır. Gafletin özünde bir huzur bulunur. Ancak, hiç kimse sanmaya ki: Tefrika ile, tefrikanın olmayışı, mutlak surette müntehi hakkında müsavidir. Çünkü iş böyle değildir. Asıl murad edilen mânâ şudur: Tefrika ve tefrikanın olmayışı, batınî cemiyet halinin özünün husulünde müsavidir. Durum böyle iken, eğer zahirle batını bir eder de, tefrikayı, içten olduğu gibi, dıştan da atarsa; daha uygun ve daha münasip olur. Bu mânâda irşad için Sübhan Allah Resulûllah (ﷺ) efendimize şöyle buyurdu:

– «Rabbın adını an, yalnız ona yönel.» (73/8)

Bilinmesi gerekir ki, bazı zamanlarda, zahirî tefrika meydana çıkar ve bu şekilde mahlukun da hakkı eda edilmiş olur. O zaman, böyle bir zahirî tefrika bazı zamanlar güzel olur. Amma, batınî tefrika hiç bir zaman caiz değildir. Zira batın, yalnız Hak için halis olacaktır.

Müslüman kulların üç hissesi noksan sıfatlardan münezzeh Allah'ındır:

a) Batınî mânânın tamamı..
b) Zahirî durumun yarısı..
c) Kalan yarının da yarısı..

Bundan arta kalan dahi, kulların hakkını eda içindir. Amma, o kulların hakkını eda için olan da, Hakkın emrine imtisalden olduğu için, o dahi Hakka racidir. Bu mânâda bir âyet-i kerime şöyledir:

– «Her iş ona döndürülür. O halde ona ibadet et. Ona tevekkül et. Rabbın, yaptıklarınızdan gafil değildir.» (11/123)

***

Bu tarikatta, cezbenin sülûk üzerine takaddümü vardır (cezbe sülûktan öncedir). İptida seyir dahi emir âleminden başlar; âlem-i halktan değil.. Tarikatların pek çoğunda durum böyle değildir.

Sülûk menzillerinin kat edilmesi, cezbe derecelerinin tayyi (geçilmesi) zımnında bu tarikata derc edilmiştir. Halk âleminin seyri dahi, emir âleminin seyri zımnında müyesser olur. Bu itibarla, bu Tarikat-ı Aliyye için:

– Nihayetin bidayete derc edilmiş olduğu (sonun, başa yerleştirildiği-seyre emir âleminden başladığı)..

Söylenirse yeri vardır.

Üstte geçen beyandan da anlaşılacağına göre; iptida seyri, bu Tarikat-ı aliyye'de intiha seyrine derc edilmiştir (yani, emir âlemi seyrinde, halk alemi seyrini de yapmaktadır).

Ama onlar şöyle olmazlar: İptida seyirden intiha seyrine nüzul etmezler; nihayet seyrini tamamladıktan sonra, bidayette seyre devam ederler.. Bu mânâdan ötürü:

– Bu Tarikat-i Aliyye'nin nihayeti, sair meşâyih tarikatının nihayetidir.

Diyenlerin zannı batıl olmuştur.

[Bu yolda, cezbe sülûkden öncedir. Seyre ya’nî yolculuğa, Âlem-i emrden başlanır. Âlem-i halkdan başlanmaz. Başka yolların çoğunda böyle değildir. Bu yolda, cezbe makâmlarında ilerlerken, sülûk konakları da, geçilmiş olur. Âlem-i emrde ilerlerken, Âlem-i halk da geçilmiş olur. Bu bakımdan da, "bu yolun sonu, başlangıcında yerleştirilmiştir" denilirse yeri vardır. Bu yolda, ilk ilerlemeler, son ilerlemelerle birlikte olur. Yoksa, ilk seyri yapmak için, sondan tekrâr başa gelinmez. Sondaki seyr bitince, başdaki seyr yapılır sanmamalıdır. Bundan anlaşılıyor ki, "bu yolun sonu, başka yolların başıdır" sanmak yanlıştır. / HAKİKAT Yayınevi Tercümesi]

Şöyle bir şey sorulabilir:

– Bu Tarikat-ı Aliyye'nin bazı meşâyihinin ibarelerinde geçtiğine göre; onların seyirleri esma ve sıfattadır. Yani: Onların intisabları tamama erdikten sonra.. Bu durumda, sahih olan odur ki: Bunların nihayeti, başkalarının bidayetidir. Çünkü, esma ve sıfatlarda seyir işin başında olur. Yani: Tecelliyat-ı zatiyedeki seyirlere nisbetle..

Bunun cevabını şöyle verebilirim:

– Esma ve sıfatlardaki seyir, tecelliyat-ı zatiyedeki seyirden sonra değildir. Bu esma ve sıfattaki seyir dahi, tecelliyat-ı zatiye seyri zımnında vaki olur.

Bu babda son söz şu ki: İsimlere ve sıfatlara bağlı seyir; her ne zaman arızî bir sebepten dolayı zuhur ederse; zati tecelliler onu kapatır. Bu durumda hayal olunur ki, o seyir sahibinin işi tamam oldu, tekrar esma ve sıfatlarda seyre başladı. Ama iş böyle değildir.

Evet.. Bu âleme dönüş vaki olur. Hem de, velâyet derecelerinde seyrin tamama ermesinden sonra.. Bu dahi, halkı Yüce Hakka davet içindir.

Böyle bir şey de, nihayetlerine rücu (dönüş) sanılırsa, kendisinin de bidayeti tahayyül edilirse çok görülmez. Amma meşâyih hakkında söylediğine gelince iş değişir.. Çünkü bunların nihayete tekrar dönüşleri vardır.

Burada bidayetten ve nihayetten murad, velâyetin bidayeti ve nihayetidir. Anlatılan rücu seyrinin velâyetle bir alâkası yoktur. Böyle bir rücu davet ve tebliğ mertebesinden bir nasiptir.

***

Bu Tarikat-ı Aliyye, tarikatların en yakını ve elbette vuslata erdirenidir. Bunun için, Hâce Bahaeddin Nakşibend Hz. şöyle dedi:

– Tarikatımız, tarikatların en yakınıdır.

Allah sırrının kudsiyetini artırsın. Sonra şöyle dedi:

– Sübhan Hak'tan mutlaka vuslata erdiren bir tarikat istedim.

Ve onun bu dileğine icabet edilmiştir. Nitekim bu mânâ, Reşahat'ta Hâce Ahrar'dan naklen anlatılmıştır.

Nasıl en yakın ve mutlaka vuslata erdiren bir tarikat olmasın ki: Nihayet, onun bidayetine derc edilmiştir.

O kimsenin şekaveti ne kadar büyüktür ki, bu Tarikat-i Aliyye'ye girer; ama onun üstünde istikamet sahibi olmaya güç yetiremez.. Ondan alacağı hiç bir nasibi de olmaz..

Bir şiir:

Güneşe ne zarar duha vakti ufukta doğar;
Görmez hiç aydınlığını, gözü yoksa bakar..

***

Evet!.

Bir talip, nakıs birinin eline düşerse.. Tarikatın günahı ne?. Talipte ne kusur var? Hakikatta vuslata erdiren delildir (yol gösterici kılavuzdur); bu Tarikat-ı Aliyye'nin kendisi değil..

Bu Tarikatın ibtidasında halâvet vardır; vicdanî duygular vardı. Ama sonunda acılık vardır; yitirme vardır. Böyle bir şeyin olması dahi, ye's halinin levazımı arasındadır. Diğer tarikatlar böyle değildir. Onlarda, işin sonunda, halâvet ve vicdanî duygular vardır.

Aynı şekilde, bu yolun iptidasında yakınlık vardır; müşahede vardır. Ama nihayetinde uzaklık vardır; mahrumiyet vardır. Ama, sair meşâyih-i kiramın tarikatı böyle değildir.

Tarikatların değişik olma durumuna, bu kıyasla bakılmalı ki: Bu Tarikat-ı Aliyye'nin üstünlüğü biline.. Çünkü: Yakınlık ve müşahede, halâvet ve vicdanî duyguların hemen hepsi uzaklıktan ve mahrumiyetten haber verir. Acılık ve yitirme böyle değildir. Bunlar, yakınlığın sona erdiğinden haber verirler; bunu anlayan anlar..

Anlatılan sırrı şu kadar açabiliriz; meselâ: Bir insana, kendi nefsinden daha yakını yoktur. Ama yakınlık, şühud, halâvet ve vicdan nisbeti onda (kendi nefsi için) yoktur. Böyle bir şey, kendinden başkası için vardır. Halbuki aralarında bir ayrılık vardır.

[Bir insana kendinden daha yakın kimse olmaz. Yakınlık, müşahade, tatmak ve bulmak kimse kendi için düşünemez. Yani, kimse kendi kendini bulmaktan, müşahade etmekten, tatmaktan veya kendi kendine yakın olmaktan bahsetmez. Ama başkasına yakın olmak veya onu müşahade etmek olur. SEMERKAND Tercümesi]

Aklı başında olana, anlatılan işaret yeter.

***

Bu Tarikat-ı Aliyye'nin büyükleri, halleri ve vecdleri şer'i hükümlere tâbi kıldılar. Zevkleri ve maarifi dahi, şeriat ilimlerinin hizmetinde gördüler. Bunlar, şeriatın nefis cevherlerini, vecdin cevizine ve halin muzuna değiştirmezler; tıpkı çocuklar gibi sofiyenin söylediği tatlı sözlere de aldanmazlar. Şer'î mahzurların irtikâbı ile elde edilen hallere dahi ikbal etmezler. Hele sünnet-i seniye hilâfına hiç bir muradları olmaz..

Anlatılan mânâ icabı olarak, raksa ve semağa cevaz vermezler; cehren yapılan zikre ikbal etmezler. Halleri devamlıdır; vakitleri kesintisiz sürüp gider..

Zatî tecelli, başkalarına şimşek gibi çakıp geçse dahi, bunlar için dâimidir.

Gaybet halinin arkasına gizlenen huzurun, bu zatlara göre değeri yoktur. Bunların muameleleri, huzurun da, tecellinin de fevkindedir. Ki bu mânâya dair işaret geçti..

Hâce Ahrar Hz. şöyle dedi:

– Bu Silsile-i Aliyye'nin büyükleri, uçup oynayanlarla kıyas edilemez. Bunların muamelesi ve intisabı cidden büyüktür.

Bu Tarikat-ı Aliyye'de şeyhlik ve müridlik, tarikatı öğrenmek ve öğretmekledir; külahla şecere ile değil.. Bu külah ve şecere ekseri meşâyihin tarikatında resmi bir hal almıştır. O kadar ki, onların son gelenleri, şeyhliği ve müridliği, külah ve şecereye inhisar ettirmiştir.

Üstte anlatılan mânâ icabı olarak, şeyhin mütaaddid olmasına cevaz vermezler. Tarikatı öğretenlere de:

– M ü r ş i d..

Derler:

– Şeyh..

Demezler. Onunla (tarikatı öğretenle), meşâyih adabı üzere de olmazlar. Bu dahi, onların tam cehaletinden ve akıllarının noksanlığındandır. Yahut bilmezler ki, onların meşâyihi talim şeyhine de sohbet şeyhine de:

– Ş e y h ..

Demişlerdir ve şeyhin mütaaddid olmasına cevaz vermişlerdir. Hatta şöyle demişlerdir:

– Bir mürid, irşadını bir başka mahalde olacağı görüşüne varırsa; bir başka şeyh seçmesi caiz olur. İsterse, birinci şeyhi hayatta olsun.. Onun bu durumu inkâr edilmez..

Hâce Bahaeddin Nakşibend Buhara ulemasından bu hususta sağlam fetva almıştır.

Evet..

Bir kimse, bir şeyhten müridlik hırkası giyerse, artık onu bir başkasından giyemez. Ama teberrük hırkasını bir başkasından giyebilir; bunun için bir mâni yoktur. Ve o kimse, artık başka bir şeyh aramamakla bağlanıp kalamaz.

O kimsenin, bir şeyhten müridlik hırkasını giymesi caizdir. Bu arada, bir başkasından da, tarikat talimi yapması ve bir üçüncü şeyhle sohbet etmesi caizdir.

Ancak; anlatılan her üç devletin de bir şeyhten alınması mümkün olursa; bu: Büyük bir nimettir.

Yukarıda anlatılan mânâlara göre, tarikat talimi işinde, müteaddid şeyhten istifade etmesi ve aynı şekilde müteaddid şeyhlerle de sohbet etmesi caizdir.

Şunun da bilinmesi yerinde olur:

Asıl şeyh odur ki, müride hak yolunu göstermeyi bile.. Bu mânâ, tarikat taliminde düşünülmüştür ve vardır. Hatta fazlası ile açık bir şekilde...

Talim şeyhi, şeriat üstadıdır; aynı zamanda tarikat delilidir. Ama, hırka şeyhi böyle değildir.

Anlatılan mânâ dolayısı ile, talim şeyhinin gösterdiği edep yollarına tam olarak riâyet edile.. Ve şeyhlik ismi, en fazla bu zata lâyık görüle..

***

Bu Tarikat-i Aliyye'de riyazetler ve mücahedeler, ancak şeriat hükümlerini yerine getirmektir. Sünnet-i seniyyeye tutunmaktır. O sünnet-i seniye sahibine salât, selâm ve tahiyyat..

Peygamberlerin gönderilmesinden; kitapların indirilmesinden maksat: Nefs-i emmarenin arzularını ortadan kaldırmaktır. Ki bu emmare nefis, Mevlâsına karşı düşmanlığa saplanmıştır. Nefs-i emmarenin arzularını kırmak ise.. şeriat hükümlerini yerine getirmeye bağlıdır. Bir kimse, her ne mikdar şeriat hükümlerini yerine getirmeye devamlı ise.. şekavet dolu nefsin arzularından o mikdar uzaktır. Çünkü: Nefs-i emmareye göre, şeriat emirlerini yerine getirmekten ve onun yasaklarından kaçmaktan daha zor bir şey yoktur.

Şeriat sahibine uymaktan başka, inkisar yolu (kırılma, nefsin arzularının kırılması) tasavvur edilemez.

Riyazet ve mücahede olarak, sünnete uymanın dışında seçilen yollar muteber değildir. Hanudların, Brehmenlerin Cukiyesi (yani: Hind fakirlerinin taptıkları), Yunan felsefecileri bu işte müşterektirler. Ama, onlara bu riyazetleri, dalâlet ve hasaretten (zarar-ziyandan) başka bir şey vermemiştir.

Bu Tarikat-ı Aliyye'de talibin sülûke girmesi, kendisine uyulan Şeyhin tasarrufuna bağlıdır. Onun tasarrufu olmadan işin açılması olmaz. Zira, nihayetin bidayete derc edilmiş olması, onun mübarek teveccühünün eseridir. Keyfiyetten ve misalden münezzeh mânânın husulü, onun yüksek tasarrufunun bir neticesidir.

– Tarik-i mahfi (gizli yol)..

Diye adlandırdıkları, gaybet ve zühul (dalgınlık, unutma hâli), müptedinin isteği ile olmaz. Altı cihetten ari teveccühün varlığı (yönsüz yöneliş), talibin havsalasında (idrak sahasında) değildir.

***

Bir şiir:

Ne güzeldir Nakşibendîye'nin yolları;
Hareme alırlar, gizlice yolcuları..

Bu büyüklerde, intisabı vermekte, kâmil mânâda bir kudret bulunduğundan; sadakatli bir talibe, kısa bir müddet içinde şuur ve huzur verirler.. Bu vergileri böyle olduğu gibi, kendilerinde tam bir kudret olduğu için, o intisabı geri de alabilirler.. Onlar, bu intisap sahibini bir edebin terki sonunda, müflis bir halde getirirler.

Evet!.

O kimseler ki, vermeye güçlüdürler; aynı şekilde almaya da güçleri yeter..

Allah-ü Teâlâ bizleri, kendi gazabından ve evliyâsının gazabından korusun.

***

Bu Tarikatı Aliyye'de ifade ve istifade (faydalı olma ve faydalanma) en çok sükûtla olur. Büyükler dediler ki:

– Sükûtumuzdan faydalanmayanlar, konuşmamızdan nasıl faydalanabilir?.

Bu sükûtu, onlar zorla elde etmediler; çünkü bu sükût, onların yolunun levâzımı (ayrılmaz parçası) arasındadır.

Zira, bu zatların iptida teveccühleri (başlangıçtaki yönelişleri), mücerred ehâdiyetedir. Zattan başka ne isim, ne de sıfat isterler..

Şu malumdur ki, bu makama münasip ve mülâyim (uygun) olan sükût ve sessiz durmaktır.

– Allah'ı bilenin dili tutulur..

Cümlesi bu mânâyı doğrular..

***

Bu makaleyi, Allah'a hamd, onun Habibine salât ile bitirelim:

Alemlerin Rabbı Allah'a hamd olsun. Salât ve selâm Seyyid'ül-mürselin'e ve onun pak âlinin tümüne..

Vesselâm.


Hakîkat Kitâbevi Tercümesi